
m

blowup
|
Gördüğünüze
inanır mısınız?
Esin
Küçüktepepınar
Ben inandım.
Anılarım bazen bir kameranın merceğinden bakarcasına
yakın, bazen dürbünün ters tarafından bakarcasına
bulanık ve uzak enstantaneler gibi.
Lakin hafızamın en taze anıları yıllar öncesinin
taşra sinemalarına kadar uzanıyor.
Bu anları fotoğrafçı rötuşlu, kuşe kağıdına
basılı bir resim pırıltısıyla hatırlıyorum.
Siyah beyaz karelerin salon ışıklarının yanmasıyla
soluverdiği anda aydınlanan çocuk ruhumun sevincini,
antrakların benim için dünyaya bedel eğlencesini
çağırıyorum.
Anılarımdaki taşra sinemalarının fuayeleri hep biraz
loş, tezgahın üzerinde sıralanan beyaz gazoz
şişeleri hafif tozlu.
Ya da ben böyle hatırlıyorum. Artık emin değilim.
Sinemaya gitmek üzere yollara düştüğümüzde,
annemin güvenli elini tutmak için kaldırdığım
kollarımın yorgunluktan bitap düştüğü kadar
miniğim.
Keyif sözcüğünün, hayatımda beni şimdi
tanıyanların sandığı gibi filmlerle değil, bir
şişe kutsal beyaz gazozla girdiği dört yaşımı
hatırlıyorum.
Sinemayı, antraklardaki beyaz gazoz ritüeli için
sevdiğim o saf ve keskin gerçeği itiraf ediyorum.
Samson ve Dalilah ile ihanetin
yıkıcılığını gördüm, arkamı kollama ihtiyacı
hissettim, saçımı uzatmaya başladım. Sonra
kestirdim, uzattım, yine kestirdim.
Casablanca'da Humphry Bogart'ın
yaptığı fedakarlığı seven her erkek yapar
zannettim, nafile, Fas'a gittim.
Yurttaş Cane ile gördüğüm
zenginliğin, güç ve iktidarın zaaflarını sevmedim,
en fakirinden bir gazeteci olmayı hedefledim, heyhat
başardım.
Rebel Without a Cause'da izlediğim
James Dean'in ruhunda kopan fırtınaların peşinde ben
de sürüklendim, hızlı arabalara takıldım. Hayatta
frene basmayı hala öğrenemedim.
Dial M for Murder'daki kapı
anahtarıyla hayatın kilitlerinin nasıl
açılabileceği, paranın da her kapıyı
açmayabileceği ulvi fikrine saplandım, koca
bulamadım.
2001: Uzay Efsanesi'yle bedenimin
ağırlığını farkettim, enerji boyutumu
değiştirmeye çabaladım, beceremediğimde kendimi
buzdolabının önünde buldum.
Bu nafile uzayan liste neyseki bir yerlerde bölündü.
Zamanla salon ışıklarının yanmasını değil
sönmesini beklerken gördüm kendimi.
Büyüyor muydum?
Salonun kararmasıyla aydınlanan ruhum kocaman perdedeki
dev resimlere dalıyordu pervasızca.
Ben bu geçişi hiç farketmek istemedim.
Galiba zaten biliyordum.
O aralarda bir yerde Blowup'dan
figürler girmişti yaşam kadrajıma.
60'ların Londra'sında, yetenekli ve de amaçsız moda
fotoğrafçısı rolündeki David Hemmings'in
denklanşöre bastığı an yaşadığı gerçeklikle,
filmi tab ettikten sonra gördüğü gerçekliklik
arasındaki paradoksal ve de ilahi çelişkinin
girdabına bıraktım kendimi huşuyla.
Olmayan tenis topunun tok çarpma sesinin ritmiyle Hemmings
gibi topu "görüyor" farzettim. Aynanın
öbür tarafına geçmek istedim. Finalde kahramanın
çalılar arasına doğru yürümesini ve görüntüler
bir kareden diğerine geçerken kendi fotoğraf
karelerinde önce "gördüğü" ve sonra
"göremediği" ceset gibi kaybolmasını
izlerken bedenimi hissetmek için tırnaklarımı avucuma
batırdım.
Shakespeare'in Prospero'sunu ve aktörlerin "Hepimiz
aslında ruhlarız ve havaya karışıp
kayboluyoruz" sözlerini hatırladım.
Hiç bir şey eskisi gibi değildi.
Yaşamımın banyosu yapılmış, hangi etken maddelerin
birleşimiyle olduğu bilinmez ama negatif ve pozitif
çıkarımı yapan noktacıklar yer değiştirmiş
gibiydi. Emin olduğum mevzular artık grenliydi, bel
bağladığım derin fikirler ekspoze olmuştu.
Ruhumun havalandığını duygusuyla mest oldum.
Artık ben hayatta vizörden bakmaya çalışmaktan da
başka bir yerlerde olmak istedim.
Sonuç ya da sonun başlangıcı;
Şimdi uzayın derinliklerinde dolaşıyormuşcasına
yerçekimsiz, internette sanal ile gerçeğin
alacakaranlık kuşağında bir yerlerde halüsinatif
gezintiler yapıyorum.
Lakin arada ayaklarımı toprağa değdirmeye de çaba
gösteriyorum.
Bu nafile özgeçmişvari masalımsı ilk tanışma
yazısının ardından, gelecek yazıda daha zihin
parlatıcı ve ruh açıcı, üstelik oyalayıcı bir
üslupla sinemadan hoş enstantaneler üzerine bir
şeyler sunma arzumu hor görmeyeceğinizi umut ediyorum.
En azından beni görmeseniz de bu satırlarda
gördüğünüz samimiyetime inanmanızı arzu ediyorum,
bilesiniz.
Gerçi sorum baki; siz
gördüğünüze inanır mısınız?
Ağustos
2000
|