Paralax Görsel Kültür Arşivi 003



m


blowup

Gördüğünüze inanır mısınız?
Esin Küçüktepepınar


Ben inandım.

Anılarım bazen bir kameranın merceğinden bakarcasına yakın, bazen dürbünün ters tarafından bakarcasına bulanık ve uzak enstantaneler gibi.
Lakin hafızamın en taze anıları yıllar öncesinin taşra sinemalarına kadar uzanıyor.
Bu anları fotoğrafçı rötuşlu, kuşe kağıdına basılı bir resim pırıltısıyla hatırlıyorum.
Siyah beyaz karelerin salon ışıklarının yanmasıyla soluverdiği anda aydınlanan çocuk ruhumun sevincini, antrakların benim için dünyaya bedel eğlencesini çağırıyorum.
Anılarımdaki taşra sinemalarının fuayeleri hep biraz loş, tezgahın üzerinde sıralanan beyaz gazoz şişeleri hafif tozlu.
Ya da ben böyle hatırlıyorum. Artık emin değilim.
Sinemaya gitmek üzere yollara düştüğümüzde, annemin güvenli elini tutmak için kaldırdığım kollarımın yorgunluktan bitap düştüğü kadar miniğim.
Keyif sözcüğünün, hayatımda beni şimdi tanıyanların sandığı gibi filmlerle değil, bir şişe kutsal beyaz gazozla girdiği dört yaşımı hatırlıyorum.
Sinemayı, antraklardaki beyaz gazoz ritüeli için sevdiğim o saf ve keskin gerçeği itiraf ediyorum.

Samson ve Dalilah ile ihanetin yıkıcılığını gördüm, arkamı kollama ihtiyacı hissettim, saçımı uzatmaya başladım. Sonra kestirdim, uzattım, yine kestirdim.
Casablanca'da Humphry Bogart'ın yaptığı fedakarlığı seven her erkek yapar zannettim, nafile, Fas'a gittim.
Yurttaş Cane ile gördüğüm zenginliğin, güç ve iktidarın zaaflarını sevmedim, en fakirinden bir gazeteci olmayı hedefledim, heyhat başardım.
Rebel Without a Cause'da izlediğim James Dean'in ruhunda kopan fırtınaların peşinde ben de sürüklendim, hızlı arabalara takıldım. Hayatta frene basmayı hala öğrenemedim.
Dial M for Murder'daki kapı anahtarıyla hayatın kilitlerinin nasıl açılabileceği, paranın da her kapıyı açmayabileceği ulvi fikrine saplandım, koca bulamadım.
2001: Uzay Efsanesi'yle bedenimin ağırlığını farkettim, enerji boyutumu değiştirmeye çabaladım, beceremediğimde kendimi buzdolabının önünde buldum.

Bu nafile uzayan liste neyseki bir yerlerde bölündü.
Zamanla salon ışıklarının yanmasını değil sönmesini beklerken gördüm kendimi.
Büyüyor muydum?
Salonun kararmasıyla aydınlanan ruhum kocaman perdedeki dev resimlere dalıyordu pervasızca.
Ben bu geçişi hiç farketmek istemedim.
Galiba zaten biliyordum.
O aralarda bir yerde Blowup'dan figürler girmişti yaşam kadrajıma.
60'ların Londra'sında, yetenekli ve de amaçsız moda fotoğrafçısı rolündeki David Hemmings'in denklanşöre bastığı an yaşadığı gerçeklikle, filmi tab ettikten sonra gördüğü gerçekliklik arasındaki paradoksal ve de ilahi çelişkinin girdabına bıraktım kendimi huşuyla.
Olmayan tenis topunun tok çarpma sesinin ritmiyle Hemmings gibi topu "görüyor" farzettim. Aynanın öbür tarafına geçmek istedim. Finalde kahramanın çalılar arasına doğru yürümesini ve görüntüler bir kareden diğerine geçerken kendi fotoğraf karelerinde önce "gördüğü" ve sonra "göremediği" ceset gibi kaybolmasını izlerken bedenimi hissetmek için tırnaklarımı avucuma batırdım.
Shakespeare'in Prospero'sunu ve aktörlerin "Hepimiz aslında ruhlarız ve havaya karışıp kayboluyoruz" sözlerini hatırladım.
Hiç bir şey eskisi gibi değildi.
Yaşamımın banyosu yapılmış, hangi etken maddelerin birleşimiyle olduğu bilinmez ama negatif ve pozitif çıkarımı yapan noktacıklar yer değiştirmiş gibiydi. Emin olduğum mevzular artık grenliydi, bel bağladığım derin fikirler ekspoze olmuştu.
Ruhumun havalandığını duygusuyla mest oldum.
Artık ben hayatta vizörden bakmaya çalışmaktan da başka bir yerlerde olmak istedim.
Sonuç ya da sonun başlangıcı;
Şimdi uzayın derinliklerinde dolaşıyormuşcasına yerçekimsiz, internette sanal ile gerçeğin alacakaranlık kuşağında bir yerlerde halüsinatif gezintiler yapıyorum.
Lakin arada ayaklarımı toprağa değdirmeye de çaba gösteriyorum.
Bu nafile özgeçmişvari masalımsı ilk tanışma yazısının ardından, gelecek yazıda daha zihin parlatıcı ve ruh açıcı, üstelik oyalayıcı bir üslupla sinemadan hoş enstantaneler üzerine bir şeyler sunma arzumu hor görmeyeceğinizi umut ediyorum.
En azından beni görmeseniz de bu satırlarda gördüğünüz samimiyetime inanmanızı arzu ediyorum, bilesiniz.

Gerçi sorum baki; siz gördüğünüze inanır mısınız?


Ağustos 2000


| Esin Küçüktepepınar'a Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |