| |
Sessiz Sinemanın
Kinetiği
Yirminci Yüzyılın
Başlarında Sinema ve Hareket İlişkisiBölüm 1
John J. Cook
Çeviri: Orhan
Cem Çetin
Bu makale, insan formunun
görsel temsilleri ile performans halindeki insan bedeni
arasındaki ilişkilerin araştırılacağı bir dizi
makalenin ilkidir. En genç disiplinlerden ikisi olan
sessiz sinema ve modern dans ile başlayacağım. Her iki
disiplin de esas olarak on dokuzuncu yüzyılın
sonlarında Paris'te ortaya çıkmış ve her ikisi de
başkentin 20. yy'a yeni görsel ve kinestetik diller
sunmasında çok önemli roller oynamışlardır. Daha
sonraki makalelerde de bu yeni dillere dikkat çekmek
istiyorum. Çevirmenin
notu / Kinestetik:
harekete dair fiziksel deneyimlerin algı boyutu.
Medyanın
Değişimi
Modern
dansın ilk başlarda nasıl göründüğünü, daha da
önemlisi nasıl bir duygu verdiğini hiçbir zaman tam
olarak bilemeyeceğiz. Sinemanın ilk örnekleri
hakkında daha iyi bir fikrimiz olabilir, çünkü
filmlerin çoğu "orijinal" hallerinde bugüne
ulaşabilmişlerdir. Ne var ki, bu filmleri de farklı,
dönüştürülmüş bir biçimde izleyebiliyoruz.
Dansın herhangi bir yeniden sunumu mutlaka bir başka
medya (fotoğraf, sinema, video, metin vb.) ya da
tarihsel olarak yer değiştirmiş bir beden tarafından
taşınırken, sinemanın ilk örnekleri de çoğunlukla
daha dayanıklı bir peliküle ya da video/DVD üzerine
aktarıldığından, benzer şekilde rekonstrüksiyon
sorunları yaratır. Bugün izlediğimiz filmlerin çoğu
yanlış hızda gösterilmektedir ve gerçek renklerini
kaybetmişlerdir (görüntülere daha fazla ortam
derinliği vermek için, filmlere gümüş tonlama
uygulanıyordu). Ayrıca, bazı özel imkanlar dışında
canlı müziğin sesini duyma şansımız da yoktur.
Yani, görsel kültürün geçtiğimiz yüzyılda
dönüşüm geçirmiş olmasından dolayı, hem dans hem
de sinema için çağdaş perspektifimiz oldukça
çarpıktır.
Devinimin
Dili
On
dokuzuncu yüzyılın sonunda, Avrupa ve Kuzey Amerika'da
iki yeni performans/eğlence/sanat formu ortaya çıktı.
Her iki form da tüm dünyanın "hareketli
görüntü" anlayışını sarsacaktı. 1890'ların
Paris'inde yeni bir dans formunun ve kendine özgü
dağarcığının ortaya çıkışı, Batı Avrupa'daki
300 yıllık konser dansı geleneğini tehdit etti. Aynı
yıllarda, modern görüntüleme ve hareketin, sinema ya
da hareketli görüntünün daha da ezici bir güçle
ortaya çıkışı ise sanat ve performansın geleneksel
dillerini sarstı. Bu formların aynı coğrafyada ve
aynı tarihte ortaya çıkışı rastlantı değildi.
Modern Dans, 1890'larda balenin elitist ve kadın
düşmanı dünyasına tepki olarak Amerika'da seslerini
yükseltebilen iki güçlü kadın tarafından
geliştirildi. Israrcı, tutarlı, cesaretli tutumları,
modern tarihte yerlerini almalarını sağladı. Loie
Fuller ve Isadora Duncan, Amerika'dan Avrupa'ya beden ve
hareketi yeni bir sanata dönüştürme amacıyla
geldiler. Aşağı yukarı aynı tarihlerde Lumiere
Kardeşler de durağan görüntüleri hareketli
görüntülere, modelleri ise oyunculara
dönüştürüyorlardı. Modern dans ile sessiz
sinemanın kökleri doğal olarak aynı topraklarda
gelişti. Her iki form da izleyicileri yeni bir
performatif potansiyel, yeni bir fiziksel ifade gücü
ile tanıştırdı. Her ikisi de yeni bir topluma
ulaşmada yeni ifade dağarcıkları oluşturdular.
Modern dansın ilk örneklerinde, dansa dönüşen
hareket kinetik yoluyla sözün ve mim dilinin yerini
alır. Sessiz sinemada da aktarılan içerik ile
oyuncuların kinestetik performansları arasında bire
bir ilişki olduğunu görebiliriz. Ancak sonuçta sinema
ile ortak bir kinetik dili paylaşan disiplin dans değil
öncü tiyatro oldu. Sessiz filmlerdeki karakterlerin
fazlasıyla fiziksel ifadeleri ve belirgin hareket
motifleri dikkatle izlendiğinde, sessiz sinemanın bu
yeni nitelikleri modern dansın ya da dansta modernizmin
yeni koreografik ve kinestetik gelişmelerine borçlu
olduğu düşünülebilir. Özellikle de, çok sayıda
koreograf ve dansçının (örneğin Loie Fuller, Ruth
St. Denis ve Ted Shawn) sinema için ve sinema ile
çalıştıkları dikkate alınırsa. Bu arada, dansın
ve hareketin ifade aracı olarak kullanıldığı
filmlerle dans performanslarının belgelendiği filmleri
ayrı tutmak gerekir.
Amerikalı dans ve kültür tarihçisi Elizabeth Kendell,
modern dansın sessiz sinemanın gelişimi üzerindeki
doğrudan etkisinden söz etmektedir. Where She Danced
(Dans Ettiği Yer) adlı kitabında Kendell, sinema
oyunculuğunun yeni kinetiği ile modern dansın aynı
mirastan beslenerek ortak bir kinetik dil ortaya
çıkarttıklarını göstermektedir. "Bu ülke
(ABD) için yeni bir sanat olan dans, sinema ile aynı
şeyi başardı: geleneksel tiyatro jestleri ile diğer
davranış türlerini harmanlayarak yeni, sözsüz bir
plastik dil ortaya çıkarttı."
Kendell'in dans ve sinema performansı arasında
olduğunu ima ettiği görecelliğe katılmakla birlikte,
sinema oyunculuğunun "sözsüz dili"
kavramına katılmıyorum. Bu iki disiplin gerçekten de
ortak bir kinestetik ve performatif gelenekten,
Delsartizm ve sembolist tiyatrodan beslenmiştir. Ancak
yapısal kompozisyonları veya niyetleri farklıdır.
Dans ve sessiz sinema arasındaki benzerlikler barizdir
ve dansçılar düzenli olarak sinemanın alanına
girmişlerdir. Ancak bu iki disiplin yapısal ya da
göstergebilimsel olarak farklıdırlar. Dansın soyut
hareketleri ve bu hareketlerin cümleler halinde
düzenlenmesinde kullanılan yöntemler, susturulmuş
sese eşlik eden stilize devinimlerden tümüyle
farklıdır.
Sessiz sinema oyuncularının dramatik ifade için teknik
bir tavırla kullandıkları hareket, dansta olduğu gibi
sözün yerini almakla kalmıyor, senaryonun varsayılan
metnini vurguluyordu.
Sessiz sinema oyuncusunun telaffuz ettiği ancak
duyamadığımız sözleri ile birlikte varolan jest dili
bir dans değildir. Kinestetik dinamikleri olan bu jest
dili, filmdeki karakterlerle ya da filmin mimari
yapısıyla etkileşim içinde, duyamadığımız sesi
destekler. Ancak hiçbir zaman dansta olduğu gibi sese
üstün gelmez ya da onun yerini almaz. Bu, dans ile
sessiz sinema oyunculuğu kinestetiği arasında
benzerlikler bulunmadığı ya da birbiriyle
ilişkilendirilerek okunamayacakları anlamına gelmez.
Öte yanda, bu ikisinin aynı olmadığı ve bir bütün
olarak ele alındığında sessiz sinemanın Kendell'in
de ifade etmekten kaçındığı gibi bir dans
parçasına denk olmadığı anlamına gelir.
Sessiz sinemada başvurulan oyunculuk tarzları, hem
görsel hem de kinestetik olarak sadece modern dans
formlarının yukarıda belirttiğim ilk örneklerine
değil, Vesvolod Meyerhold (1874-1940) ve Nikolai
Foregger (1892-1939) tarafından Rusya/Sovyetler
Birliği'nde ve dışavurumcu tiyatro etkisi altında
Almanya'da gelişen kukla tiyatrosu ile fiziksel
tiyatroya ve bunlara ilişkin dans formlarına da önemli
ölçüde benzerlik gösterir. Meyerhold bir
dışavurumcu hareket sistemi geliştirmişti. Bu sistem
hem bedeni performansa hazırlayan bir ön çalışma
olarak kullanılabiliyor, hem de metnin dramatik
sahnelenmesine yardımcı olan performatif bir fiziksel
dil olma niteliğini taşıyordu.
Foregger ise yeni mekanize endüstri teknolojisini
yansıtan mekanik danslar yarattı. Dansçılar genç
Sovyetler Birliği'nin ustalıkla üretmekte olduğu
mekanize ütopyanın yapısını ve işlevlerini taklit
eden makine-insanlar oluşturuyorlardı.
Bu hareket teknikleri, bedenin ifade potansiyelini
önemli ölçüde artırmıştı. Bu potansiyel fiziksel
tiyatroda sembolist etki altında mekanik taklide, daha
incelikli ellerde ise birbirinin yerine geçişe
dönüştü. Bunu en iyi, yeni/modern toplumun ifade
edilebildiği Rus fütürist/konstrüktivist tiyatroda
görebiliriz. Modern dansta ise aynı teknikler
soyutlanmış hareket cümlelerinin akrobatik
biyomekaniğine, dışavurumcu dansta bilinçaltının ya
da iç benin bedensel, organik sunumuna dönüştü.
Bakış açımı örnekleyebilmek için iki filmden söz
etmek istiyorum: Alman yönetmen Fritz Lang'ın
Metropolis'i (1926) ve Sovyet Yakov Protazanov'un
Aelita'sı (1924). Modern dansın ya da fiziksel hareket
tekniklerinin (biyomekanik gibi) semiyotik işlevlerinin
olduğu ve kinestetik yaklaşımla bir altmetin olarak
okunabileceği noktalara özellikle daha yakından
bakacağız.
Metropolis ve Aelita'da dans/fiziksel tiyatro, filmin
yapılandırılması içinde sessiz oyunculuğun yerini
almadan, çok önemli bir rol oynar. Stilize jestler ve
tanımlanmış hareket nitelikleri bu filmlerin
sosyo-politik ve kültürel parametrelerinin kinestetik
olarak tanımlanmasında büyük önem taşır.
METROPOLIS
Metropolis,
fütürist bir toplumun görüntüleriyle açılır.
Modern manzaraya yüksek binalardan oluşan bir kent
hakimdir. Yükseklere döşenmiş raylar, otomobiller ve
uçaklar kuşların ve dört bacaklı hayvanların
yerini, cam, çelik ve beton ise ağaçların,
çimenlerin ve derelerin yerini almıştır. Bunu,
çalışan makinelerin oluşturduğu kaleidoskopik bir
montaj izler. Hem görsel hem de kinetik olarak
fütürist ressamların, örneğin Giaccomo Balla'nın
çalışmalarını andıran bu görüntü, izleyiciyi
modernizmin kent karmaşasının içine çeker.
Kontrast oluşturacak biçimde, bir sonraki sahnede
yeraltına, işçilerin dünyasına ineriz. Buradaki
soğuk, beton meydanın çevresinde yer alan
"yüzsüz" apartmanlar, yukarıdaki uçsuz
bucaksız kente enerji sağlamak için yeraltındaki
katı sınırlar içinde çalışan işçi kitlelerinin
ifadesizliğini yansıtmaktadır. İşçiler, kendilerini
çalıştıkları makinelere/makinelerden taşıyan dev
asansörlere topluca binerken, tek bir yekpare kütle
oluşturmaktadırlar. Tümü erkeklerden oluşan hareket
korosu (Laban'ın hareket korolarına ithafen) işe
gidiyor veya işten dönüyor olmalarına bağlı olarak
gözle görülür biçimde farklı bir tempoyla
sallanırlar. Bu sallanma ritmi işçileri
gördüğümüz her yerde karşımıza çıkar: kente
enerji sağlayan makinenin başında, apartmanlarının
çevresindeki kaldırımlarda, hatta filmin kadın
kahramanı Maria'nın (Brigitte Helm) özgürlük
hakkındaki konuşmalarını dinlemek için küçük
gruplar halinde mezarlığa gidişlerinde. Yeraltında
rastladığımız kemikleşmiş, içe odaklı hareket
nitelikleri, yeryüzüne çıktığımızda ya da
işçiler ayaklandığında tümüyle değişir.
İşçilerin sıkılmış yumrukları, gergin, öne
doğru bükülen omuzları, kimliksiz, ifadesiz yüzleri
ve tek tip hareket desenleri, Metropolis'e hakim olan
baskı ve sindirmeyi kinestetik olarak ifade eden
sosyo-politik altmetni oluşturur. Kimliksiz, ifadesiz,
insanlıktan çıkarak makineleşmiş işçilerin bu
stilize jestleri ile sembolizmin mizanseni, Laban'ın
(1879-1958) hareket koroları ve Meyerhold'un
biyomekaniği arasında güçlü kinestetik ilişkiler
bulunmaktadır. İşçilerin üniformaları bile siyah
beyaz görüntüde, 1920'lerin aynı hareket
niteliklerini benimsemiş olan konstrüktivist /
ajit-prop performansçılarının kıyafetini
(prozodezhda) andırmaktadır.
Yeryüzündeki karakterler ise, kentli gençlerin bol
yeşillik ve gösterişli bir fıskiye ile süslenmiş
Barok tarzdaki bahçenin keyfini çıkarttıkları
sahnede görülebildiği gibi, bağımsız, hafif ve
dışa dönük hareket niteliklerine sahiptir. Bunun
böyle olmadığı yegane sahne, filmin sonlarına doğru
üst kentin aristokrat erkek nüfusuna ait bir grubun,
Robot'un erotik dansından sonra kendilerini çılgın
coşku devinimlerine kaptırdıklarında görülür.
Benzer şekilde, işçilerin hareket sınırlarının
dışına çıkabildikleri tek an, Robot'un
önderliğinde ayaklandıkları bölümdür (iki grubun
kinestetik karşılaşması da bu sırada gerçekleşir).
Metropolis'in temel karakterleri, bölünmüş olan
kentin fiziksel ve kinetik sınırlarını aşabilen az
sayıda kişidir. Maria (yeraltının kahramanı)
yanlışlıkla bahçeye girdiğinde, göğüs kafesinin
dışa açık olduğunu, yumuşak ve büyük jestler
yaptığını görürürüz. Onu yeraltında
gördüğümüzde ise kapalıdır, ifadesi daha
gergindir, daha fazla kendi içine odaklanmıştır ve
küçük, sert devinimlerle hareket eder. Robot onun
yerini aldığında, söz konusu hareket nitelikleri daha
da abartılır. Jestleri daha akışkan, neredeyse
yılansıdır. Kapalı ve açık olmak arasında gidip
gelir. Şimdi daha fütürist bir nitelik kazanmış olan
kesik, sert hareketlerini ani, neredeyse şiddetli dışa
açılmalarla tamamlar. Robot, tıpkı daha sonra işçi
ayaklanmasını patlama noktasına getireceği gibi,
erkek grubunu aşkın bir çılgınlık haline
taşıdığı egzotik dansının son bölümünde,
onları uzun, vantuzlu kollarıyla yakalayıp
sarmalayarak kendisine doğru çeker. Erkeklerin gözleri
denetimden çıkmış, hayretle yuvalarında
dönmektedir; bu sahne, en baştaki makinelerin
canlanmış bir fütürist tablo gibi devindiği
görüntünün tekrarıdır. Disklerin görüntüsü,
dönen gözlerin dairesel hareketi ve yılanlar,
mekanikleşme / sanayileşme / doğru yoldan çıkmış
modern kadın biçiminde yorumlanabilecek sosyo-politik
altmetnin kinestetik okumasını desteklemektedir. Alman
dışavurumcuların resimlerinde ve danslarında sıkça
rastlanan bir görüntüdür bu.
Maria'nın bir striptiz akışı içinde bağlarını
hırsla koparması, ayaklanmış işçileri kinestetik
olarak yüreklendirir. İsyan giderek bir yoketme
çıgınlığına dönüşür ve bir kutlama dansı ile
zirveye ulaşır. Daire biçimindeki dans düzeni egzotik
dans sahnesindeki erkeklerin dizilişine gönderme
yaparak, Maria'nın yeraltı ve yeryüzü kişiliklerini
filmdeki diğer karakterlerde görülmeyen bir biçimde
birleştirir. Belki de Maria öyküde insan olmayan tek
karakter olduğundan, kinestetik niteliklerini
değiştirmek zorunda kalmadan her iki düzlemi de
aşabilmektedir.
Lang, sinemanın dramatik yapısını hareketin
kinestetik olanaklarıyla destekleyebileceğinin ve
sosyo-politik parametrelerin altını çizebileceğinin
farkındadır ve bu farkındalık Metropolis'te
rahatlıkla görülmektedir.
AELITA
Aelita,
sosyo-politik parametreler için bir altmetin
geliştirilmesinde stilize harekete başvurulması ve
aynı yeraltı - yeryüzü hareket ikileminin
kullanılması bakımından Metropolis'e benzerlik
gösterir. Filmde iki farklı gerçeklik zemini birlikte
sunulmaktadır: Bunlardan biri dünya üzerindedir ve
Devrim sonrası Moskova anlatılmaktadır. Diğeri
çağdaştır ancak, Mars'ta bulunan hayali/fütürist
bir toplumda geçmektedir. Mars'taki hareket nitelikleri
Dünya'daki karakterlerin gerçekçi oyunculuk tarzına
göre daha stilize, daha büyüktür ve Meyerhold ile
Foregger'in (ki oyuncuların çoğunun eğitimi
buradandır) geliştirdiği fiziksel oyunculuk
teknikleriyle yakından ilişkilidir.
Tıpkı Metropolis'te olduğu gibi Mars'ta da işçiler
gerçekte kölelerdir ve kente yeraltından enerji
sağlayan makineleri çalıştırmaktadırlar.
Dizginlenmiş gerilim, içe dönük omuzlar ve tümüyle
ifadesiz yüzler (kübik miğferleri de vardır)
biçimindeki hareket nitelikleri, Metropolis'teki
meslekdaşları ile neredeyse özdeştir.
Metropolis ile Aelita arasındaki önemli bir
karşılaştırma da robot/fütürist kadın Maria ile
Mars Kraliçesi Aelita arasında yapılmalıdır. Aelita
kesik ve sert hareketler ile yılansı bir akışkanlık
arasında gidip gelen stilize jestler kullanmaktadır.
Metropolis'teki Robot gibi, Mars Kraliçesi de
iktidarını hareket yoluyla elde eder. Aelita ile
Mars'ın gökbilimcisinin karşı karşıya geldiği
sahnede, Meyerhold ile Foregger'in fiziksel tiyatro
deneylerine başvurulduğunu görürüz. Aralarındaki
etkileşim, öne sürdüğüm tezin küçük bir
mikro-kinestetik örneğini oluşturur. Aelita'nın
yılansı bedenine, dışa kapalı göğsüne,
sıkılmış yumruklarına, gökbilimcinin kesik, sert
hareketlerine, sıkılmış yumruklarına ve stilize
duruşuna dikkatle bakarsak, rahatlıkla buradan
sovyetlerin biyomekanik deneylerine, dönemin Alman
fiziksel hareket kuramlarının dışavurumcu
tekniklerine ve tekrar Metropolis'in stilizasyonuna
doğru uzanan bir çizgi çizebiliriz.
Aelita ile Metropolis'in Maria ve Robot'u, rollerini
belirlemek ve iktidar elde etmek için hareketi
kullanırken, filmin dramatik gelişimini yine de
telaffuz edilen metinle yönlendiriyorlar. Sosyo-politik
göndermeler büyük hareket koroları ile (Metropolis'in
işçileri, Aelita'nın köleleri) beden üzerinden
taşınırken, filmin senaryosu dile dökülen metin
aracılığıyla akar. Seyirci bunu duyamaz ama yine de
kaydeder, varsayar. Ya da ara yazılara başvurulur.
Metropolis ile Aelita arasındaki yukarıda sözünü
ettiğim kinestetik benzerlikler, hem modern dansın
yüzyılın başındaki deneyleri, hem de fütürist ya
da modern tiyatroda kullanılan fiziksel oyunculuk
teknikleri ile doğrudan ilişkili hareket niteliklerinin
bu filmlerde gerçekten de var olduğunu göstermektedir.
Ancak bunlar filmin tamamını bir dans olarak
okuyabilmemizi sağlayacak kadar birleştirici bir yapı
oluşturmazlar. Daha önce de belirttiğim gibi sinemada
dans kullanımının, dansçıların kullanılmasının,
tekil bir performansta hareket niteliklerine
başvurulmasının, görsel ve kinestetik açıdan ilk
dans modernistlerinin tekniklerini andıran ancak
duyulmayan sözün yerini almayan grup devinimlerinin ve
kurgularının birbirinden farklı şeyler olduğunu
kabul etmek gerekir.
Onlar,
konuşuyorlar. Konuşuyorlar ama sözleri sessiz.
Ağustos
2000
|