
|
Gidecek
yeriniz var mı?
Esin
Küçüktepepınar
Benim vardı.
Yolculuklarımın başladığı peronun dekorunda yeşil
ve kahveler hakimdi. Daha bir yığın rengin tonları da
cabası.
Tenha olurdu aslında. O zaman bana daha da uçsuz
bucaksızmış gibi görünürdü. Lakin sıkı, hafif
nemli zemine verdiğim sırtımı rahatlatmak için
ellerimi çaprazlayarak yastık gibi altına
yerleştirdiğim başımın yüzyüze geldiği gökyüzü
daha kocamandı.
Yolculuğumun başladığını hissettiğim anda
gözlerimi sımsıkı kapatırdım. Yeniden
açtığımda, gözlerimi kamaştıran parlaklık
yavaşça dağılıp mavilik netlendiğinde belirlenen
bulutların üzerinde yerim hazırdı. Farklı rotalar
denerdim gününe göre. Bazen o kar beyazı
yumuşaklığa gömülüp beni istedikleri yere
götürmelerine izin verir gibi yapardım ama gitmek
istediğim alemlerin adını fısıldamayı da ihmal
etmezdim usulca. Kimin karar verdiği aslında önemli
değildi. Onların dağınık gibi görünen ama parça
parça da olsa hep birarada kalmalarını sağlayan
uçucu iradeleri ile benim çocuk ruhumdan kopan
müteselsil heyecanlar birbirine karışır, yeni
dünyalar bile icad ederdik.
Bu yolculuklardan yorulduğumda peronda dinlenmek
isterdim bazen. Sadece onlara bakardım. Bilirdim ki az
sonra onları teker teker tanıyacağım.
Başlarda sadece kuş, tavşan ve adama benzettiğim
figürleri görürdüm. Zamanla daha karmaşık
şekillerde görünenleri de tanımaya başladım; biz
faniler gibi her gün farklı kılıklarda
gezindiklerini, kafalarına göre takıldıklarını
farkettim.
Bu naçizane tanıma keşfinde bir de kendime bakardım,
onların yanında, aşağıya. Hemen poz
verirdim.Yattığım yerde bacak bacak üstüne atar,
dişlerimin arasına bir çiçek, ot parçası
sıkıştırır, özenle yere dağıttığım
saçlarımın yukarıdan bakıldığında görünen
tabloya katkıda bulunmasını isterdim. Yukarıdan
görünen ben, özenle kadrajlanmış bir fotoğraf
karesindeki süslü bir küçük kız kadar sevimli ve
cazibesi dayanılmazdı. Çünkü bu fotoğrafa, gezi ve
keşif heyecanlarıyla, kocaman evrenin ortasında
büyüyen yalnızlığıyla "çok özel" bir
kişiliğin ruhu da katkıda bulunuyordu.
Yumuşacık bulutların üzerindeki yerim aslında hemen
her gün, ben ne zaman istersem hazırdı. Kentlerin,
ovaların üzerinden geçerken daha yakından görmek
için korkusuzca aşağıya sarkar, bakardım.
Gördüğüme inandığım için de, Casablanca'nın
üzerindeysek eğer Humphry Bogart'ın Ingrid
Bergman'ı yumuşacık bir şefkatle
öptüğünü görür, kollarında eriyen masum yüzlü
kadına muzip bir ifadeyle "ufaklık" deyişini
duyduğuma yemin edebilirdim.
Casablanca'nın o büyülü Afrika havasından
sıkıldığımda New York'un hareketli arka sokakları
zaten bizi bekliyor olurdu. West Side Story'deki
Natali Wood'un sevgilisine "Bu gece, bu gece"
diyerek söz verdiği şarkısına eşlik ederdim.
Londra'ya gittiğimde Peeping Tom'un
başrolündeki Karlheinz Böhm'ün
mahallesine uğramadan edemez, onu sokaktan işyerine
kadar izler, yanından ayırmadığı film kamerasına
ürpererek bakar, filme alacağı bir sonraki cinayeti
için hangi kadını seçeceğini tahmin etmeyi ve bari
bu kez zavallıyı uyarmayı başarmak isterdim.
Sicilya adasının üzerinde uçarken orada babasının
düşmanlarından saklanan Al Pacino'yu
kolunda tüfek canı sıkkın tepelerde dolaşırken
gördüğümde onu teselli etmek ister, filmin sonunda
herkesten hürmet gören bir Baba
olacağını söylememek için kendimi zor tutardım.
İstanbul'a da giderdim bazen.
Bu yolculuklarım renkli olurdu, ilkler gibi siyah beyaz
değil. Gözyaşı sağanakları bana iç burkucu gelse
de, "hayatımın sonuna kadar seninim"
yeminlerinin verildiği yeşil tepelerde gezinen
sevgililerin bir sonraki filmde ya da gezimde buna benzer
bir öyküde yeniden biraraya gelip nasılsa benzer
replikleri aynı seslerle ifade edeceklerini, olayları
yeniden yaşayacaklarını bildiğimden, çocuksu bir
bilgelikle eğlenirdim.
Zamanla bu yolculuklarım azaldı, artık gerçek
peronlar yapaydı. Renkleri gerçekte oldukları gibi
genelde gri ve soluktular. Artık bedenimi yasladığım
güvenli, sıkı ve hafif nemli kahverengi toprakların
beslediği yeşil tarlalar ortasında değildim.
Casablanca'nın kıyıcı çöllerinde
kavrulmuş gerçek suratların Ingrid Bergman'ın
bebeksi suratıyla ilgisi olmadığını ve şehirdeki
tüm barların az çok Humphry Bogart'ın
Ricky's Café'sine benzediğini anlamak için bir kaç
gri peron ve havaalanı katetmem yeterli olmuştu.
Peeping Tom'daki cinayetlerin filme
alınış nedeninin ve daha önemlisi, katilin
cinayetleri filme alırken kurbana kendi yüz ifadesini
göstererek ayrı bir terör yaşatmasının cinayetin
kendisinden daha vahşi olduğunu, aslında genelde
Londra sokaklarının isli puslu göründüğünü
anladığımda büyümeye başlamıştım.
Baba'nın memleketindeki dağlarda yüce
erkek Al Pacino gibi eşkiyaların hiç
gezinmediğini, Palermo sokaklarındaki ucuz menfaat
cinayetlerinin ciddi medya haberlerinde bile sefil
durduğunu, Sicilya'da gezinen turistlerin İtalyan
seranadları eşliğinde hamburger yiyerek memleketlerini
özlediklerini gördüm.
Türk melodramlarının aslında yaşamdan hiç de kopuk
olmadığını, bütün meselenin biçim ve anlam
yükleme acizliğinden kaynaklandığını idrak ettim ve
onların tam da bu nedenle mevzularındaki kahramanlar
gibi çaresiz, kırık dökük ve sevilesi bir
kırılganlığa sahip olduklarına, İstanbul'daki
yeşil tepelerin de çabucak yıpranan kalitesiz film
kopyalarındaki renklerden bile soluk olduğuna bizzat
tanık oldum. Kendi kendime "Bu gece..."
diye söz verdim, "Sonsuza kadar seninim"
cümlesini kendime fısıldadım.
Bize sunalan ya da görünen "gerçek" ile
"mutlak gerçeğin" arasındaki farkı
anlamamla hiçbir alakası yoktu gidecek yerimin
kalmadığı hissine kapılmamın. Antonioni ustanın Blowup'da
rengarenk ve pırıltılarla boyadığı şehirle
yüzeyde görünen "gerçeğin" asıl
olmadığı ya da bu yanılsama içinde gezinen
insanoğlunun kendi çöplüğünde nasıl kaybolduğu
değildi benim enerjimi tüketen. Aslında Antonio'nun bu
filmle vurguladığı şeyi idrak etmeden önce
tükenmeye başlamıştı yolculuk hevesim. "Daha
iyi bir dünya"da yaşamak için yarattığı
teknolojinin ve modernizasyona uyum sağlayamayan büyük
şehir insanının yerinde durmaya, bir yere gitmek
istemeyişindeki teslim oluştu belki de...
O zamandan bu yana, yaşamımın üzerinde çok
fırtınalar esti, çok bulutlar geçti. İkna
olmayacaksınız belki ama biraz daha büyüdüm, hatta
yeniden görmeye başladım, bilakis gidecek yeni yerler
keşfettim. Gerçi artık bulutların üzerinden kendi
sevilesi halime bakmak için çaba göstermem gerekiyorsa
da durduğum yerde kalmamaya çalışıyorum bilesiniz.
Üstelik sorum da hala baki:
Sizin gidecek yeriniz var mı?
Eylül 2000
|