Paralax Görsel Kültür Arşivi 008



Gidecek yeriniz var mı?
Esin Küçüktepepınar


Benim vardı.

Yolculuklarımın başladığı peronun dekorunda yeşil ve kahveler hakimdi. Daha bir yığın rengin tonları da cabası.

Tenha olurdu aslında. O zaman bana daha da uçsuz bucaksızmış gibi görünürdü. Lakin sıkı, hafif nemli zemine verdiğim sırtımı rahatlatmak için ellerimi çaprazlayarak yastık gibi altına yerleştirdiğim başımın yüzyüze geldiği gökyüzü daha kocamandı.

Yolculuğumun başladığını hissettiğim anda gözlerimi sımsıkı kapatırdım. Yeniden açtığımda, gözlerimi kamaştıran parlaklık yavaşça dağılıp mavilik netlendiğinde belirlenen bulutların üzerinde yerim hazırdı. Farklı rotalar denerdim gününe göre. Bazen o kar beyazı yumuşaklığa gömülüp beni istedikleri yere götürmelerine izin verir gibi yapardım ama gitmek istediğim alemlerin adını fısıldamayı da ihmal etmezdim usulca. Kimin karar verdiği aslında önemli değildi. Onların dağınık gibi görünen ama parça parça da olsa hep birarada kalmalarını sağlayan uçucu iradeleri ile benim çocuk ruhumdan kopan müteselsil heyecanlar birbirine karışır, yeni dünyalar bile icad ederdik.

Bu yolculuklardan yorulduğumda peronda dinlenmek isterdim bazen. Sadece onlara bakardım. Bilirdim ki az sonra onları teker teker tanıyacağım.

Başlarda sadece kuş, tavşan ve adama benzettiğim figürleri görürdüm. Zamanla daha karmaşık şekillerde görünenleri de tanımaya başladım; biz faniler gibi her gün farklı kılıklarda gezindiklerini, kafalarına göre takıldıklarını farkettim.

Bu naçizane tanıma keşfinde bir de kendime bakardım, onların yanında, aşağıya. Hemen poz verirdim.Yattığım yerde bacak bacak üstüne atar, dişlerimin arasına bir çiçek, ot parçası sıkıştırır, özenle yere dağıttığım saçlarımın yukarıdan bakıldığında görünen tabloya katkıda bulunmasını isterdim. Yukarıdan görünen ben, özenle kadrajlanmış bir fotoğraf karesindeki süslü bir küçük kız kadar sevimli ve cazibesi dayanılmazdı. Çünkü bu fotoğrafa, gezi ve keşif heyecanlarıyla, kocaman evrenin ortasında büyüyen yalnızlığıyla "çok özel" bir kişiliğin ruhu da katkıda bulunuyordu.

Yumuşacık bulutların üzerindeki yerim aslında hemen her gün, ben ne zaman istersem hazırdı. Kentlerin, ovaların üzerinden geçerken daha yakından görmek için korkusuzca aşağıya sarkar, bakardım. Gördüğüme inandığım için de, Casablanca'nın üzerindeysek eğer Humphry Bogart'ın Ingrid Bergman'ı yumuşacık bir şefkatle öptüğünü görür, kollarında eriyen masum yüzlü kadına muzip bir ifadeyle "ufaklık" deyişini duyduğuma yemin edebilirdim.

Casablanca'nın o büyülü Afrika havasından sıkıldığımda New York'un hareketli arka sokakları zaten bizi bekliyor olurdu. West Side Story'deki Natali Wood'un sevgilisine "Bu gece, bu gece" diyerek söz verdiği şarkısına eşlik ederdim.

Londra'ya gittiğimde Peeping Tom'un başrolündeki Karlheinz Böhm'ün mahallesine uğramadan edemez, onu sokaktan işyerine kadar izler, yanından ayırmadığı film kamerasına ürpererek bakar, filme alacağı bir sonraki cinayeti için hangi kadını seçeceğini tahmin etmeyi ve bari bu kez zavallıyı uyarmayı başarmak isterdim.

Sicilya adasının üzerinde uçarken orada babasının düşmanlarından saklanan Al Pacino'yu kolunda tüfek canı sıkkın tepelerde dolaşırken gördüğümde onu teselli etmek ister, filmin sonunda herkesten hürmet gören bir Baba olacağını söylememek için kendimi zor tutardım. İstanbul'a da giderdim bazen.

Bu yolculuklarım renkli olurdu, ilkler gibi siyah beyaz değil. Gözyaşı sağanakları bana iç burkucu gelse de, "hayatımın sonuna kadar seninim" yeminlerinin verildiği yeşil tepelerde gezinen sevgililerin bir sonraki filmde ya da gezimde buna benzer bir öyküde yeniden biraraya gelip nasılsa benzer replikleri aynı seslerle ifade edeceklerini, olayları yeniden yaşayacaklarını bildiğimden, çocuksu bir bilgelikle eğlenirdim.

Zamanla bu yolculuklarım azaldı, artık gerçek peronlar yapaydı. Renkleri gerçekte oldukları gibi genelde gri ve soluktular. Artık bedenimi yasladığım güvenli, sıkı ve hafif nemli kahverengi toprakların beslediği yeşil tarlalar ortasında değildim.

Casablanca'nın kıyıcı çöllerinde kavrulmuş gerçek suratların Ingrid Bergman'ın bebeksi suratıyla ilgisi olmadığını ve şehirdeki tüm barların az çok Humphry Bogart'ın Ricky's Café'sine benzediğini anlamak için bir kaç gri peron ve havaalanı katetmem yeterli olmuştu.

Peeping Tom'daki cinayetlerin filme alınış nedeninin ve daha önemlisi, katilin cinayetleri filme alırken kurbana kendi yüz ifadesini göstererek ayrı bir terör yaşatmasının cinayetin kendisinden daha vahşi olduğunu, aslında genelde Londra sokaklarının isli puslu göründüğünü anladığımda büyümeye başlamıştım.

Baba'nın memleketindeki dağlarda yüce erkek Al Pacino gibi eşkiyaların hiç gezinmediğini, Palermo sokaklarındaki ucuz menfaat cinayetlerinin ciddi medya haberlerinde bile sefil durduğunu, Sicilya'da gezinen turistlerin İtalyan seranadları eşliğinde hamburger yiyerek memleketlerini özlediklerini gördüm.

Türk melodramlarının aslında yaşamdan hiç de kopuk olmadığını, bütün meselenin biçim ve anlam yükleme acizliğinden kaynaklandığını idrak ettim ve onların tam da bu nedenle mevzularındaki kahramanlar gibi çaresiz, kırık dökük ve sevilesi bir kırılganlığa sahip olduklarına, İstanbul'daki yeşil tepelerin de çabucak yıpranan kalitesiz film kopyalarındaki renklerden bile soluk olduğuna bizzat tanık oldum. Kendi kendime "Bu gece..." diye söz verdim, "Sonsuza kadar seninim" cümlesini kendime fısıldadım.

Bize sunalan ya da görünen "gerçek" ile "mutlak gerçeğin" arasındaki farkı anlamamla hiçbir alakası yoktu gidecek yerimin kalmadığı hissine kapılmamın. Antonioni ustanın Blowup'da rengarenk ve pırıltılarla boyadığı şehirle yüzeyde görünen "gerçeğin" asıl olmadığı ya da bu yanılsama içinde gezinen insanoğlunun kendi çöplüğünde nasıl kaybolduğu değildi benim enerjimi tüketen. Aslında Antonio'nun bu filmle vurguladığı şeyi idrak etmeden önce tükenmeye başlamıştı yolculuk hevesim. "Daha iyi bir dünya"da yaşamak için yarattığı teknolojinin ve modernizasyona uyum sağlayamayan büyük şehir insanının yerinde durmaya, bir yere gitmek istemeyişindeki teslim oluştu belki de...

O zamandan bu yana, yaşamımın üzerinde çok fırtınalar esti, çok bulutlar geçti. İkna olmayacaksınız belki ama biraz daha büyüdüm, hatta yeniden görmeye başladım, bilakis gidecek yeni yerler keşfettim. Gerçi artık bulutların üzerinden kendi sevilesi halime bakmak için çaba göstermem gerekiyorsa da durduğum yerde kalmamaya çalışıyorum bilesiniz. Üstelik sorum da hala baki:

Sizin gidecek yeriniz var mı?


Eylül 2000


| Esin Küçüktepepınar'a Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |