Paralax Görsel Kültür Arşivi 011


  Şakir Eczacıbaşı ile Şakir Eczacıbaşı Hakkında

Aşağıdaki söyleşi, Orhan Cem Çetin tarafından, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Başkanı, işadamı, fotoğraf sanatçısı Şakir Eczacıbaşı'nın 19 Mart - 17 Nisan 1999 tarihleri arasında Pamukbank Fotoğraf Galerisi'nde açtığı Renk Yolculukları başlıklı sergisi nedeniyle Vizyon dergisi için gerçekleştirilmiş ve derginin 105 numaralı sayısında yer almıştır. Söyleşi, Paralax'ta Vizyon'un izni ile yayınlanmaktadır.

Ş.E. portreleri: OCÇ


OCÇ Pamukbank Fotoğraf Galerisi şimdiye kadar hep deyim yerindeyse ‘şapka uçurtan’ sergiler açmanın peşindeydi ve bunu başardı da. Bu seri içinde Türkiye’den daha önce Ara Güler sergisi olmuştu. Şimdi de, ikinci olarak sizin işleriniz sergilenecek. Bu, galerinin ve genel olarak Türkiye’deki fotoğraf izleyicisinin size bakışını ortaya koyuyor. Ama ben bir kez de sizden duymak istiyorum. Siz kendinizi Türkiye’de fotoğraf sanatının neresinde görüyorsunuz? Özellikle de şu dikkatimi çekiyor: Belki ait olduğunuz kuşaktan dolayı, oldukça belgeci bir tavırla çalışan, an fotoğrafları çeken isimlerle birlikte anılıyorsunuz her zaman. Ama fotoğraflarınıza baktığımızda, onlardan farklı olduğunuzu, daha fazla yorum kattığınızı, daha soyut çalıştığınızı görüyoruz.

ŞE Evet, Doğru

OCÇ Benim ilgimi çeken bir de şu oldu: An fotoğrafı ile başladınız, soyutlamaya doğru gidiyorsunuz. Ama fotoğraflarınızın konuları yine çoğunlukla an fotoğrafçılarının tercih ettiği konular gibi.

ŞE Evet

OCÇ Bu anlamda, kendi duruşunuzu bize anlatır mısınız?

ŞE Doğrudur. Herhalde şundan ötürü söylüyorsunuz: Ben insanı çekiyorum. İnsanın çevresiyle ilişkisini, davranışlarını, kendi ortamının içerisindeki görüntülerini çekiyorum. Tabii ki bu bağlamda, bazı arkadaşlarla benzeyişlerimiz var. Fakat yaklaşım, üslup açısından da epey farklıyız tabii. Ben durağanlığın dışına çıkmak istiyorum. Hareketliliği getirmek istiyorum. Kinetik getirmek istiyorum. Tabii orada da birçoklarından çok ayrılıyoruz.

OCÇ Bu yolla, birlikte anıldığınızı söylediğim diğer fotoğrafçılar, örneğin Ara Güler belli bir insanı fotoğraflarken, siz genel olarak insanı fotoğraflamış oluyorsunuz. Soyutlama bunu da getiriyor.

ŞE Evet, doğru.

OCÇ Genellikle bu soyutlamayı yaparken ‘hareket netsizliği’ tekniğini kullanıyorsunuz. Hareket netsizliği, belli ölçüde denetimi kaybetmeyi getiriyor. Geçenlerde genç arkadaşlarla konuşurken, tesadüfen elde edilmiş görüntülerin sanat olup olamayacağı konusu açıldı.

ŞE Nerden çıkarıyorlar olamayacağını?

OCÇ Ben de size bunu sormak istiyorum. Gerçi çağdaş sanatta rastlantı sonucu elde edilmiş nesnelerin, görüntülerin, seslerin kullanılabildiğini biliyoruz ama, hareket netsizliği tekniğini kullanırken, görüntüleri ne kadar denetleyebiliyorsunuz? Hayal ettiğinize ne kadar yaklaşabiliyorsunuz?

ŞE Şimdi efendim, tabii ki öyle bir hareketlilik bu ama yeni bir şey değil ki. Resimde de var. Bir anda! Mesela ‘Action painting’ var. Tabii ki milimi milimine olamaz ama, durağan fotoğrafta da tam istediğinizi çekiyorsunuz diye bir şey yok ki. ‘İstediğine doğru’ bir şeydir hep sanat. Sonra, bir resme başladığınız zaman da, sonunda yüzde yüz istediğinize varacaksınız demek değildir ki. Yani, şimdi aklınızda sizin bir şey var ve başlıyorsunuz bunun resmini yapmaya. Mümkün mü bunun olduğu gibi, gerçekten, istenildiği gibi, aynen kafanızdakini yansıtmanız? Aynı şey. Nereye bakarsanız bakın. Heykelde böyle, her yerde böyledir. Tabii ki fotoğrafta da böyle. Durağan fotoğrafta da. Siz tam çekerken, o saniyenin bilmem kaçta kaçında, bir tarafta bir şey oynar. Işık biraz daha böyle oluverir. Sizin doğrultunuz önemli. Siz eğer istediğinizi elde etmemişseniz, zaten atıyorsunuz. ‘Tutmadı bu, olmadı,’ diyorsunuz. Ayrıca, sanatla bu kadar teorik olarak uğraşmamalı. Sonuca bakılmalı. Tesadüfenmiş, tesadüf değilmiş, bu maalesef çok konuşuluyor. Mutfakta ne yapıldığı önemli değildir. Ortaya çıkan yemek iyi midir kötü müdür? Size ne içerdeki aşçının ne yaptığından? Zeytinyağını az mı koymuş çok mu koymuş? Sanatçının mutfağıyla da bu kadar uğraşılmaması lazım. Sonuçtur önemli olan. Hatta ben o kadar sonuçlara önem veriyorum ki, biliyorsunuz isim de koymuyorum fotoğraflara, izleyiciyle araya bir engel koymamak için.

OCÇ İzleyicinin fotoğrafı tekrar üretmesine izin veriyorsunuz.

ŞE Tabii, tabii. Sanatın doğrusu yanlışı yoktur. Sanat niteliklerine varmış mıdır, o önemli. E, bu nedir peki, sanat niteliklerine varmak? İşte o duyarlığı alıyor musunuz, veriyor musunuz. Mesela Oscar Wilde’ın çok hoşuma giden bir lafı vardır. Diyorlar ki, oyunu açılmadan önce, Importance of Being Ernest / Ciddi Olmanın Önemi’nin, ‘Acaba oyununuz başarılı olacak mı?’ O biraz küstahça cevap veriyor ama, ‘Benim oyunum zaten çok başarılı. Acaba bizim yarın göreceğimiz izleyiciler başarılı mı?’ diyor. Yani, onu algılama yeteneğini gösterecekler mi, gösteremeyecekler mi? Sanat böyle bir alış veriş meselesidir.

OCÇ Siz aynı zamanda Türkiye’de, bütün dünyadaki çağdaş sanatı ve genel olarak sanatı en yakından, hatta insanı kıskandıracak derecede yakından izleme şansına sahip olanlardan birisiniz. Ve son yıllarda çağdaş sanatta fotoğraf disiplininin dışından sanatçıların da çokça fotoğraf kullandıklarını ilk görenlerden biri oldunuz. Şimdi de mutfakta ne olup bittiği kimseyi ilgilendirmez diyorsunuz. Disiplinlerin yavaş yavaş birbirine karıştığı, fotoğrafçı, ressam, heykeltraş gibi sınıflandırmaların ortadan kalktığı bir ortamda, yine sizin kendi üretiminizle ilgili düşünceniz nedir? Fotoğraf sizin söylemek istediğiniz şeyleri söyleyebilmenizde yeterli oluyor mu, yoksa başka alanlara kayma ihtiyacı hissediyor musunuz?

ŞE Hayır, hayır, fotoğraf kendi başına çok büyük olanakları olan bir araç. Ve dikkat ederseniz, fotoğraf sanatı büyük bir hızla gelişiyor. Elbette yeterlidir. Elbette çok şey anlatabiliyorsunuz fotoğrafla. Yalnız, hangi sanatla daha fazla anlatıyorsun, hangisiyle daha az anlatıyorsun, böyle bir şey olmadığı gibi, daha önemli, daha az önemli diye bir şey de yok. Zaten biliyorsunuz artık disiplinler de yıkılıyor, sanatlar iç içe girmeye başlıyor. Bir zamanlar ’tiyatro’ dediğinizde filmlerin, slaytların, müziklerin, dansların, operaların kullanılabileceği bir şey akla gelmezdi. Bugün tiyatro sanatına baktığınız zaman, belki de bütün sanatların iç içe girdiğini görüyorsunuz. Sinema zaten öyle. Hepsi var. Müziğinden bilmem nesine kadar.

OCÇ Ama tabii ki fotoğraf kullanıyor olmak bir insanı fotoğrafçı yapmaz.

ŞE Katiyen. Gene zannedilir ki, insanlar fotoğraf çeke çeke çeke, günün birinde çok iyi fotoğrafçı olur. Öyle bir şey yok. Benim mesela öyle fotoğraflarım var ki, ilk rulodan. Hala kullanırım, sergilerime koyarım. Demek ki mesele teknikte değil. Hele bugünkü makineler öyle ki, neredeyse, koyacaksın, kendi basacak. Mesele sanatsal birikimdir. Bu birikimi de dışarıya aktarmaktır. Şu araçla veya bu araçla. Okulla da olmaz. Okulları küçümsemiyorum. Okullar açık kapıları zorlamamayı getirir. İnsanların deneylerinden, vardıkları yerlerden yararlanmayı getirir. Çok yararlıdır. Ama sanat okulları kimseye sanat öğretmez. Teknik öğretir.

OCÇ Bir söyleşide diyorsunuz ki, ‘Fotoğraf çokça düşünülür, kısa sürede yapılır. Benim için fotoğrafın bir cazip yanı da bu. Diyelim ki, resim ya da heykele göre kısa sürede üretilebilmesi.’ Bunu biraz daha açabilir misiniz?

ŞE Ben şunu demek istedim. Bunların hepsi birer araç olduğuna göre, ben de yaşamımın öyle bir döneminde fotoğraf çekmeye başladım ki, aynı zamanda da işadamıydım, yöneticiydim. Tabii ki ressamlık da çok enteresan. Tekniğini geliştirmek çok uzun süreler isteyen bir olay. Diğerinde makine araya giriyor. Büyük kolaylık. Bu kolaylık geldi demek istedim. Yani benim o saatten sonra ressam olmam belki de mümkün değildi. Yani benim o saatleri vermem, gidip yıllarca, yıllarca o teknikleri elde etmek açısından, fotoğraf bir şey getiriyordu. Kestirme yoldan bana anlatmak istediğimi anlatabilme olanağını veriyordu.

OCÇ Peki şunu mu anlamalı mıyız, eğer resim tekniğiniz olsaydı, bu görüntüleri resim tekniğiyle üretmeyi de seçebilirdiniz.

ŞE Bilemiyorum onu. Bunu söylemek güç. Ben şunu söylemek istiyorum, farzedelim ki birkimimi başka türlü anlatmak isteseydim, buna benim olanağım olmazdı, ama fotoğrafla oldu.

OCÇ Fotoğrafın resime veya diğer görsel sanatlara göre, gerçeklikle sıkı bir bağı olması gibi önemli bir farkı var. Bu görüntüler her ne kadar soyutsa da, gerçek hayattan, sizin tanık olduğunuz bazı anlardan elde edildiklerini biliyoruz. Fotoğrafı tercih etmenizin bir nedeni de bu değil mi? Yani sadece kısa sürede elde edilmeleri değil herhalde.

ŞE Fotoğrafı tercih etmemin yegane nedeni bu değil elbette. Benim fotoğrafa gösterdiğim ilgi, bir de bu olanağı bana verdi demek istiyorum. Bunlar çağdaş sanatlar olduğu için benim çok ilgimi çekiyordu. Sinema da çok ilgimi çekmiştir biliyorsunuz, Sinematek’leri kurduk, kültür filmleri yaptık, falan. Ha, peki neden sinema değil de fotoğraf derseniz, bence sinema ticaretle, endüstriyle çok iç içe bir olay bu bir. Bir de kişisel sanat değil. Yani, elbette sorumlusu yönetmen ama o kadar çok kişiyle çalışıyor ki, onu kişisel hale getirmek hakikaten çok bela bir iş. Ve bakarsak, çok büyük sinema sanatçılarına, epeyi, epeyi kişisel hale getirmiş olanlardır. Mesela Chaplin, değil mi, hem oyuncu, hem yönetmen, hem senaryo, hem müzik, bütün bunları yapıyor. Dikkat ederseniz ne kadar çekiyor kişiselliğe. Orson Welles. Aynı biçimde. Eisenstein aynı biçimde. Yani bunlar çok kişiselliğe getirebilmişlerdir çalışmalarını. Ben çok seviyorum sinemayı. Çok da sevdim, epeyi de uğraştım. Ama ben bir şeyin sanatçısı olarak. Bu kelimelerden de korkuyorum. (Gülüşmeler) Sinemayla anlatmak istemezdim. Çünkü dediğim gibi, kişisel değil. O diyaloğu kuramazdım. O sanki bir tek ses gibi, herkesi yan yana getiremezdim, vs. vs.

OCÇ Biraz Türkiye’deki fotoğrafçıları konuşacak olursak. Bir Fotoğraf Bienali macerası oldu. O günlerde bir profil ortaya çıktı. Her ne kadar Bienal gerçekleşemediyse de, sizin durduğunuz yerden Türkiye’de fotoğrafın durumu gözlenmiş oldu. Bu konuda bir şey söyleyebilir misiniz?

ŞE Türkiye’de fotoğraf sanatında yaklaşım açısından çok önemli gelişmeler oldu. Bir kere çok insan fotoğraf çekiyor; fotoğrafa büyük ilgi var. Bir şeyle ne kadar çok insan uğraşırsa, o kadar iyidir. Ne kadar çok keman çalan olursa, aradan virtüöz çıkma olanağı o kadar fazla olur. Kimin virtüöz olacağı da daha önceden belli olmadığına göre, bu bir ihtimal hesabıdır. Değil mi? Fakat hemen bir şey söyleyim, şimdi İstanbul’da galiba üç yüz küsur galeri var. Üç yüz küsur galeri… Galiba bunlar ortalama üç haftada bir yeni sergi açıyorlar. Demek ki en azından 10 sergi açıyorlar. Demek ki en azından bizim üç bin sanatçımız olması lazım. Üç bin sanatçı dünyada yok. Bu sulandırma katiyen sanata yararlı bir şey değildir. Nasıl ki gösterme olanağının bulunmaması kötü bir şeyse, sanatı izleyenlere sanki herkes sanatçıymış gibi sunmak da hiç iyi bir şey değildir. Peki, gidip de galerilere bir şeyleri seyreden insanlar kimlerdir? Ya öğrenci, ya öğretmen, ya da işadamı, işte neyse. Çalışan insanlardır. Bunlar bir şeyin uzmanı olmak mecburiyetinde değildir. Ama bunlar iyi niyetli, meraklı, ilgili insanlardır. Dolayısıyla, uzmanların onlara bir şeyler sunması lazım. Yani, neden bir eleştirmen var? Çünkü birisi bütün oyunları dolaşıp tek tek hepsini izleyemeyeceğine göre, değil mi? Şimdi adamın zaten bir Cumartesi, bir Pazarı var diyelim. Belki maça da meraklı, belki çocuğu da var, maça meraklı olan. E, karısını da bir bahçeye götürecek. E biz bunun içerisinden sanata bir pay çıkarıyorsak, sevinelim. Dolayısıyla, eleştirmen bunun için var. Eleştirmenin sanatçıya bir söz söylemesi haddine düşmemiştir. Bunu eleştirmeni küçümsemek için söylemiyorum. Eleştirmen kimdir? Sanatçıyla izleyici arasında köprü kuran, sanatçıyı izleyiciye anlatan insandır. Çünkü izleyicinin vakti yoktur. Bilmez. Bilmemesi kötü bir şey değildir zaten. ‘Benim bu Cumartesim var. E, hangi sergiye gideyim?’ Açar bakar. ‘A-aa bak bu iyiymiş gideyim.’ Bu. Eleştirmenlik budur. Sanatçıya oturup da ders verecek insanlar değil bunlar tabii ki. Ne diyorduk, bir şeyi nasıl ortaya çıkaramamak çok kötüyse, bir şeyi fazla sulandırmak, fazla ortaya çıkartmak da çok kötü bir şey. Çünkü adamcağız gidiyor, ‘A, bak,’ diyor, ‘ne güzel sergi açmışlar. Çok saygı duyduğumuz bankalar.’ Çünkü sanata katkı açısından galiba en kolayı bu. Burada rahat konuşuyorum, burası öyle yapmıyor çünkü. Bak, fotoğraf demiş, uğraşıyor, kütüphaneler yapıyor, işte küratörleri var, dışarıdan fotoğraflar getiriyor.

OCÇ Evet sadece mekan sağlamıyor.

ŞE Evet. Diğerleri ne yapıyor? Bazen mekanı olmayan duvarını veriyor. Karşısında bankanın memurları işlerini görüyorlar, bir de girerken sol tarafta duvarları var, resim astıkları zaman, ‘Benim,’ diyor, ‘galerim var.’ Küratörü yok, seçicisi yok, şu yok, bu yok..

OCÇ Evet, sırayla açılıyor sergiler.

ŞE Evet, dedim ki ne kadar fazla insan keman çalarsa, virtüöz çıkarma olanağı o kadar fazla olur. Fakat, virtüöz değilse de sahneye çıkamasın. İkisi farklı bunların. Tabii ki çok insan resimle uğraşsın. Tabii ki bunların arasında çıkan virtüözler elbette sunulsun. Türk fotoğrafında da çok önemli gelişmeler var. Bir kere, çok insan fotoğraf çekiyor. Dernekler kuruluyor. Uğraşıyorlar. Konuşuyorlar. Bunu mesele ediniyorlar kendilerine. Tartışıyorlar, mecmualar çıkarıyorlar. Bunlar çok hoş, çok yararlı şeyler. Tabii aralarında çok yetenekli arkadaşlarımız da var. Ama şunun artık anlaşılması lazım ki, sanatta kişisel deyiş önemlidir. Bir de fotoğrafın resme göre çok tehlikeli bir tarafı var. Şimdi çok kötü bir resim olur ama, en azından bi düşünün şimdi, boya karıştırmasını bilecek, o da bir emek, allaaaah, tuvali alacak, yani değil mi, o-ooo, müthiş bir proses yani. Tabii ki sonuç onda da feci olabilir ve oluyor da zaten. Ama, bir de bakıyorsunuz ki birden bire kıpkırmızı bir gök. Allaaah! Bir de bakıyorsunuz ki, aşağıya doğru bir yeşil ağaç, oo!. Ee, şimdi bir de fotoğrafı düşünün, bugünkü filmlerle, çaat! Oldu! Çok tehlikeli! Çünkü onu yapabilmek için resimde düşünün ne emekler gerekiyor. Şunu demek istiyorum, sunduğumuz kişilere bir sanat yapıtı nedir ne değildir gösterebilmek meselesi. Klasiktir, bilinir çok, Picasso’nun bir sergisinde işte, balık yazıyor resmin altında. Sergiyi gezen bir kadın da demiş ki, ‘Sayın Picasso, bunun neresi balığa benziyor?’ Picasso, ’O balık değil ki, balığın resmi,’ demiş. Dolayısıyla, şunu demek istiyorum, kişiselliğe getirmek lazım, üsluba getirmek lazım. Elbette ki diğer fotoğraf tarzlarına da bizim ihtiyacımız var. Belgesel fotoğrafçılığa da ihtiyacımız var, ama, bakın bir şey daha söyleyim, sanatta bölmeler çok tehlikelidir. Yani belgesel fotoğrafçılıktan gelirsiniz, sanatçı olursunuz. Spor fotoğrafçılığından gelirsiniz sanatçı olursunuz. Ara gibi, her ne kadar o bazen benim sinirlendiğim bazı laflar ediyor, fotoğraf sanat değildir falan diye, bir kere böyle bir klasifikasyon olmaz. Değil fotoğraf, herşey sanat olur. Tahta da sanat olur, ayakkabı da sanat olur. Bunların hepsi araçtır, birer malzemedir. Sanatçının onu nasıl kullandığı önemli. Onun için, Ara’nın o lafı söylemesini doğru bulmuyorum. Nitekim, o bir bakıma kendisinin mensup olduğu sınıfa da haksızlık ediyor. Magnum fotoğrafçıları, hepsi haber fotoğrafçılarıydı, ama biliyorsunuz müthiş sanatçıydılar hepsi. Yani, her yönden, her yerden sanata ulaşabilirsiniz. Bunların hepsi sadece birer yoldur. Zaten sanata fazla kuram, kural da getirmemek gerekir. Çünkü sanat öyle bir şeydir ki, zaten getirdiğiniz kuralın hemen tersini yapıyorlar. Biliyorsunuz, bütün dünyada hep böyle gelmiştir. Empresyonistler demiş ki, ‘Yalnız renk önemlidir.’ Ondan sonra kübistler gelmiş ‘Hayır efendim, renk hiç önemli değildir, biçim önemlidir’ demişler. Hepsi önemli oysa. Böyle kurallar koymamak lazım. Bütün mesele şundadır: Kendinize özgü bir deyişiniz var mı? Yani, Türkçesi, ‘Seni dinlememiz için bir neden var mı?’ Bir deyişiniz var mı? Bir başkalığınız var mı? Bize söyleyeceğiniz bir şey var mı? Söyleyeceğiniz derken, bakın bir zamanlar sanatın ne dediğinin önemli olduğunu zannettiler. Bir şeyin söylenmesi makaledir. Ben onu da küçümsemiyorum. Felsefedir, makaledir. Sanat ise ne söylendiği değil, nasıl söylendiğidir. Biri ne söylendiği, diğeri nasıl söylendiği. Budur. Hiçbirimizin hiçbirimize benzememesi lazım.

OCÇ Yani Bienal tecrübesi sırasında gördüğünüz eksiklik bu muydu?

ŞE Bunlar zaten söyleyeceğim şeyler. Fakat, biz zaten beş tane festival yapıyoruz. İşimiz çok ağır. Biz o sırada Türk fotoğrafçılarına böyle bir olanak vermekle, çok daha fazla yardımcı olacaklarını zannettik. Ama o yardımı alamadık. Tam tersine e böyle mi olacak, şöyle mi olacak, ben mi girdim… Beş tane zaten festival yapıyoruz! Üç bin sanatçı katılıyor bu festivallere her yıl! Çekilir iş değil yani bu. Ordaki arkadaşlar geberiyorlar. Bu çok büyük bir olanaktı fotoğrafçılar için. Ama kalkıp da öyle mi oldu, böyle mi oldu, o mu girdi, e yani mecbur muyuz? Git o zaman yap! Bir sürü bak derneğin var, şuyun var, buyun var. Ama diyebilirsiniz ki belki bazı yanlış temaslar… Olabilir! Zaten olanağımız yok. Vaktimiz de yok. Düşünün beş uluslararası festival, kimin haddine yani.

OCÇ Ben katiyen neden yapmadınız Fotoğraf Bienali’ni demiyorum.

ŞE Hayır hayır, ben demediğinizi biliyorum, ben size sanki siz demişsiniz gibi anlatmaya çalışıyorum. Eleştirmeyi bilmiyoruz. Bu arkadaş iyi olurdu ama, gözleri mavi değil de kahverengi olsaydı. Ne demek canım? Onun bir kişiliği var! Yani bu kadar olmaz! Şimdi sen bu arkadaşı lütfen anlatır mısın? Mavi gözlü, sakallı, bıyıklı, gözlüklü, neyse. Ha, beğenmeyebilirsin, o başka. ‘Ben o çocuğu beğenmedim kardeşim.’ O başka. Ama, yok gözü şey olsaydı, yok gözlük takmasaydı, yok efendim sakal bırakmasaydı. Sana ne? Onun bir kişiliği var!

OCÇ Fotoğraf dünyasında da fotoğrafçılar eleştiri yazdığı için, ‘Ben olsaydım nasıl yapardım?’ gözüyle bakıyorlar galiba. Asıl işi eleştiri olan kimse bulunmadığı için.

ŞE Doğrudur. Eleştirmenin birinci görevi, sadece ve sadece sanatçıyı yorumlamaktır. Hatta o yorumun da tek yorum olmayacağını bilir. Broadway’de bir tiyatro mesela. Bir oyun oynanıyor. Sekiz gazete var diyelim New York’ta çıkan, e sekiz tane eleştirmen var. Hepsi de uyuşmuyorlar, ama ben kimle uyuşacağımı biliyorum. Ha, ben New York Times’ı okuyorum. Öbür arkadaş da başka birisini okuyor. Kim bana laf söyler? Onu biliyorum. Şunu söylemek istiyorum. Eleştirmen yorumcudur. Başka yorumlar olabileceğini de bilir. Sanat bilimsel bir gerçek değildir. Zaten çeşitli yorumlar çıkarılamıyorsa, o bir sanat yapıtı değildir. Shakespeare neden 500 yıla yakındır çok büyük adamdır? Çünkü her dönemde ne çıkmışsa bilimsel olarak veya başka türlü, o yorumu da kabul ediyor. Freudizm çıkıyor, a bir de bakıyorlar, psikoanalitik açıdan da doğru diyorlar. Demek ki, durmadan yorumlanarak, yorumlanarak, ayakta kalıyor. Onun için büyük bir sanatçı. Yani neler bulabildiğini anlatacaksın bir sanatçıda. Ben de seni okurum, çünkü benim vaktim yok. Benim dediğim, yani, halkımızın vakti yok. Biz onu getirteceğiz. Sen anlatacaksın. O da bakacak, yavaş yavaş sezmeye başlayacak. Ben şimdi bu kadar galeri açıldığı zaman, ‘Aman gitmeseler keşke,’ diyorum. Yanlış sezgiler edinecekler. Göre göre, baka baka gelişen bir şeydir bu. Değil mi? ‘Cem beyi tanır mısınız?’ Tanımıyorum. Şimdi konuşuyoruz, yavaş yavaş tanıyorum. Daha tanımadan, ‘Amaaan, adam mı o,’ demeye benzer. Ne kadar tanıdın adamı? Dün yarım saat konuştun. Sanat da bunun gibi. Picasso’ya ömründe bakmamış, ‘Amaan,’ diyor, ‘Acayip bi herif’ diyor, ‘Onu dedem de yapar.’ Bak şimdi. Tabii ki sanatın güç tarafı da bu. Bilime böyle konuşulmaz. Mecburen saygılı olunur. Çünkü toslatırlar hemen. Matematiğin, fiziğin, kimyanın karşısında ‘Haa, biz de yaparız,’ diyebilir misin? Bu tarafta, sanatçı üç çizgi yapıyor, ‘Aaa! bu da mı sanat?’ Yahu bu üç çizginin anlamına varabilmek için adam otuz üç yılını vermiş. Mesela Japon estampları vardır. Biliyorsunuz müthiştir. Doğu bence sanatın perfeksiyonudur. Kişiliği değil ama. Perfeksiyonu. Düşünün o Japon estamplarının dengesine varamazsınız. Hiçbir batılı ressam varamaz o kusursuzluğa. Neden? Çünkü yüzyıllarca çalışılmış aynı sorunun üzerinde, aynı meselenin, aynı görüşün, aynı görüntünün. Bir gelen öbürünü tamamlıyor. Bu kusursuzluğa dayanılır mı? Batı sanatı ise kişiliktir. Şelaleler gibidir. Doğu sanatı, kusursuz, durgun, üstünde leylaklar, nilüferler olan bir sudur. Öbüründe başın belaya girer. Şelaleler, felaketler, olaylar. Dolayısıyla, orada kişilik vardır, burada kusursuzluk vardır. Sanat ayrıca kusursuzluk da demek değildir. Bana bazıları diyorlar ki, ‘Efendim Sait Faik’in Türkçesinde bozukluk var.’ Yahu kardeşim, onun kişiliğini tamamlayan bir şey o. Evet doğru! Ama sen o Türkçeyi konuşursan. Mesela İngilizlerde bir laf vardır: ‘poetic licence / şair yetkisi’. Sen yazarsan çaktırır. T.S. Elliot yazarsa kimse karışamaz. ‘Bu ne acayiplik,’ diyemezsin. Şair tam tersine, sözcük kazandıran insandır. Sözcüğü de atar. Sözcük de bulur. Hatta, şair yalan söyleyen bir adamdır. Anlıyorsunuz hangi anlamda. Gerçeği anlatmak sanatçının işi değildir.

OCÇ Ara Güler’in kastettiği yalancılık bu herhalde.

ŞE Evet, evet! Zaten dünyada yalancılar olmasaydı, doğruculuktan ölürdük herhalde (gülüşmeler). Ne kadar sıkıcı bir dünya, herkes doğruları konuşuyor! Sanatla bu yönden de çok uğraşıldı. Yok efendim politik sanat dendi, doğruyu mu söylüyor dendi, bugünü yansıtmıyor dendi, bunun işi ne dendi, biz acı çekerken herif nelerden bahsediyor dendi. Kardeşim, bunun başka araçları olmasa haklısın. Gazetelerin var mı? Makale yazarların var mı? Siyasetçilerin var mı? Git sen onlara çat. Sanatçıya niye çatıyorsun? Ha, sanatçı kızar, onu da söyleyebilir. Onu da konuşabilir. Yani ben ona da yasak koymuyorum. Ama böyle bir yaklaşım olamaz. Bir şey daha. Bu yücelik meselesi değildir. Biz bazı şeyleri kaçırıyoruz. Mesela bir takım siyasal gruplar tarafından çok kullanılıyor şimdilerde: ‘Nedir bu entellektüeller? Bu aydınlar, ya da bu sanatçılar? Halktan kopuklar?’ Neden halktan kopuk? Neden yaptıkları halk için olmasın bunların? Tam tersine, zavallı neden bilsin? Yani, tam tersine bu küçük görmek demek. Halk sana görev vermiş. Seni okutmuş. Üniversitelere göndermiş, dışarılara göndermiş, uzman yapmış. ‘Gel bana anlat,’ diye. Hayıııır! ‘Halkımızın görüşlerine karşı çıktı.’ Zaten görüşlerine karşı çık diye eğitti seni halk! Bugünde kalmasın diye, ileriye gitsin diye seni eğitmiş. Paralar verilmiş, dışarıya adam gönderilmiş, uzmanlaştırılmış! Gelsin anlatsın diye. Şimdi ne diyor bak bak şu namussuza: ‘Bunlar halkımızdan kopmuş, afaki, halkımızı küçük gören…’ yani ona bir şey öğretmeye kalkmak, onu küçük görmek. Halkı kazıklamak için, ‘Aaa çok doğru söylüyorsun kardeşim,’ demek de halktan olmak. Anlatabiliyor muyum bu felaketi? Ve bunu da zavallı halkımız bazen yutuyor. Kardeşim, neden bilsin resmi? Bu çok kullanılıyor siyasette, dikkat edin. Ve bazen benim arkadaşlarım dahi bu çıkmaza düşüyorlar. ‘Hakikaten biz kopuk muyuz acaba?’ diye. Yahu kardeşim, kopuk olman için sen yetiştirildin. Kopuk olacaksın. Sen ahkamcı olduğun zaman biz yandık! Kopuk olacaksın, hadise çıkaracaksın. Tutuculuğa karşı geleceksin. Gelenekselliğe karşı geleceksin. Atılımcı olacaksın, devrimci olacaksın, girişimci olacaksın. Bütün bunları olacaksın. Bunları olmadığın zaman ahkamcısın. Uyumcusun, uyuşturucusun.

OCÇ Peki, ben konuyu tekrar fotoğrafa çekmek için, az önceki yalan kavramı bağlamında, fotoğrafla yalan söylemek biraz daha zor galiba. Söze göre, resime göre, …

ŞE Yoo çok kolay. Neden, bakın oradaki fotoğrafta insanlar falan var, öyle bir ortamı görüyor musunuz? Görüyorsunuz aynı zamanda da görmüyorsunuz, o da yalan. O tam ortadaki resim ‘Taksim’deki bir toplantıdır,’ desem, ‘Yalan söylüyorsun,’ dersiniz. Orada Taksim’de toplantı mı var? Konuşan adam mı var? Miting mi var? Polis nerede? O da yalan.

OCÇ Bir görüşe göre fotoğraf daha vahim yalanlar söylüyor. Özellikle çok iyi kalitede bir renkli fotoğraf, gerçeğe benzedikçe yalan belirsizleşiyor. Daha tehlikeli oluyor. Yalanı farketmeyebiliyorsunuz.

ŞE Sanat doğanın karşıtıdır. Doğayla mücadele eder. Doğayı göstermez. Doğaya inanmaz. Doğayla savaşır. Bilim de aynı şeyi yapar dikkat ederseniz. Atomu buluyor, parçalıyor, bilmem ne yapıyor, atom bombası yapıyor. Bunlar savaş değil mi? Zaten bilimcilerin rahatlığını hep saygıyla karşılamışımdır. Herkese önünü ilikletirler. O tarafları harika. Konuşamazsın. Şimdi onlar da aynı şeyi yapıyorlar. Doğayla karşı karşıya geliyorlar. Doğaya boyun bükmüyorlar. Yani bunu yalnız sanatçılar yapmıyorlar. Bunu peygamberler de yapıyorlardı. Doğayı yorumluyor. Yorumculardır boyun büktüren halka. Her konuda aracı felakettir. Yorum yapman için sanatı bilmen lazım mı? Aslında lazım da, kim biliyor bilip bilmediğini? Ama şimdi sen kalkıp fizikçiyi yorumlarsan, ‘Duur,’ diyecek, ‘sen bir kere fizikçi misin herşeyden önce? Nerden biliyorsun sen bunları?’ Bilim o yüzden çok rahattır. Ben bilginlere bayılırım. Huzurlarına, rahatlıklarına, öyle kalkıp oynaşamazsın heriflerle. Önünü ilikletirler adamın. Sıraya sokarlar herkesi. Sanatçılar, zavallılar, hep başlarında bir bela vardır. Herkes anlar, herkes bilir, herkes yorumlar, herkes konuşur, herkes suçlar! Hatta, siyasetçiler karışır, yani zavallıların başları devamlı beladadır.

OCÇ Ben çok tecrübeli bir gazeteci değilim. Bana yardım edin. (Gülüşmeler) Kendinize hangi soruyu sorardınız benim yerimde olsaydınız?

ŞE Herhalde, ‘Buradan sonra fotoğraflarınız nereye gidiyor?’ diye sorardım. Cevabı da şu: ‘Ben de bilmiyorum nereye gittiğini.’ Yani, ben mesela şu döneme girdiğim zaman, birden bire, ‘Ha!’ dedim ‘Hareket! Donup kalmışlıktan, hareketsizlikten sıkıldım!’ dedim. Onun için bilemiyorum nereye gider. Ama bir yere gitmesi de lazım değildir. Yani, bu anlatımlar… Ben birinci dönemime de devam ediyorum. Bazı anlatımlar var ki, ben niye hareket getireyim onlara? Çok iyi bir Aya Sofya çekmek istersem, tabii orada da çok yorum var, ne için ben kalkıp da hareket getireyim oraya? Dolayısıyla, zaten benim için ‘Birinci dönem bitti, şimdi ikinci döneme geçtim,’ diye de bir şey yok. Zaten bu sergide de göreceksiniz, Paul çok haklı olarak öyle bir karışım yaptı. Çünkü doğrudur; şu anlama gelmiyor: ‘Onlar bitti. Artık Şakir Bey’in alakası yok; şimdi de bunlar var.’ Hayır. Aralarındaki ilişkiyi de göstermeye çalışıyor. Zaten aynı üslup olduğu da görülüyor.

OCÇ Son olarak, kendinize hangi soruyu sormazdınız?

ŞE Haaa onun galiba cevabını verdim: ‘Nasıl sanatçı olunur?’ (Gülüşmeler)

OCÇ Çok teşekkürler!

 

©şakir eczacıbaşı

 
 

©şakir eczacıbaşı

 
 

©şakir eczacıbaşı

 

| Orhan Cem Çetin'e Mektup | Paralax'a Mektup | Bılgı ve Abonelık Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |