| |
Siyah-beyazın
Dayanılmaz Hafifliği
Murat Germen
Yazının başlığı yanlış bir kanı
oluşturmasın kafanızda; siyah-beyazın ağırlığı
yok demeye getirmiyorum. Bilakis, dünyanın en önemli
fotoğrafçılarının en önemli fotoğrafları çok
büyük çoğunlukla siyah-beyazdır hep. Elde bu veri
varken siyah-beyaz fotoğraf konusunda menfi bir şey
söylemenin hiç gereği yok; varsa da bana düşmez
zaten.
Peki neden böyle bir başlık? Siyah-beyaz fotoğrafın
izleyiciye aktardığı ile aynı aktarımın renkli
fotoğraf yoluyla gerçekleştirilmesi arasındaki fark
kafamı hep meşgul etti / ediyor. Bazen aynı
fotoğrafın renkli ve siyah-beyaz
karşılaştırmasını yapma eğilimi içinde oluyorum.
Hatta, siyah-beyaz bir fotoğraf gördüğümde
renklisini canlandırmaya çalışıyorum gözümün
önünde. Kolay bir iş değil tabii, ama gene de bazı
eşyaların, nesnelerin belli renkleri vardır
bilirsiniz. Yani, ne bileyim, "belediye
otobüslerinin renk kartelası bellidir, ya da halk
otobüsleri hep turuncudur..." gibi. Ayrıca,
siyah-beyaz fotoğraftaki gri tonundan da oradaki renk
konusunda, her zaman olmasa da, bir fikir elde
edebilirsiniz.
Bu canlandırmaların sonunda bazen şu gibi bir sonuç
çıkabiliyor: siyah-beyaz olarak gayet güzel olan bir
fotoğraf renkli çekilse idi hiç de dikkat çekici
olmazdı. Bunun sağlamasını bilgisayar ortamında
yapmak mümkün olabildiği için, birkaç kere bu
anlamda denemeler yapmak kaçınılmaz oldu tabii. Hatta
denemenin ötesine geçip bir işte uygulama fırsatı da
yakaladım. Aydın Boysan için, Ekmel Ertan ile birlikte
mimarın bütün işlerini kapsayacak bir monografi
çalışması yapıyorduk. Aydın Boysan'ın ilk
dönemlerde, tasarladığı binaların fotoğraflarını
siyah-beyaz olarak, Türkiye'nin en önemli ve az
sayıdaki mimarlık fotoğrafçılarından biri olan Reha
Günay'a çektirdiğini gözlemledik. Bunlar,
perspektifleri düzeltilmiş (düşey çizgiler kenarlara
paralel olacak şekilde) mimari mekanın iyi ifade
edildiği, ve mimar bir fotoğrafçı tarafından
çekildikleri bariz fotoğraflardı. Aydın Boysan'ın
binalarına bu özeni göstermesi dikkatimizi çekmişti
ve takdire şayan bulmuştuk fotoğrafçı seçimini. Ama
daha sonraki dönemlerde, özellikle de son zamanlarda
yapılmış binalarında aynı özeni göstermediğini
gözledik bu sefer mimarın. Çoğunluğu bir modülün
tekrarlanmasından oluşan son dönem endüstriyel
nitelikli binaların fotoğrafları "snapshot"
(şipşak) bir makine ile birazcık yalap-şap,
perspektifi bozuk ve amatörce çekilmişti. Bazı iç
mekan fotoğrafları ise karanlık ya da renk sapmasına
uğramış bir durumda idi. Malum kimyasal tepkime yani:
fluoresan tabanlı ışıklarda çiğ yeşile, tungsten
telli ampullerde ve halojenlerde ise sarıya doğru
kaçma. Sarı rengi bazen kullanırız aslında;
karşımızdaki yüzeyler soğuk renklerden oluşuyorsa
sarı ışığı mavi filtre ile düzeltmeden çekmek iyi
sonuçlar verebiliyor (ama bazen de tüm kare sarıya
boyanıyor, ki o durumda hiç iyi sonuç vermiyor). Ama,
fluoresan yeşilinin iyi etki yaptığı çok nadirdir,
çok çiğ ve resmi boğan bir renge yol açar çünkü o
sapma. Her üç ışık kaynağının da varlığı söz
konusu olduğunda ise durum o kadar kötü olmayabiliyor;
yani günışığı, fluoresan ve tungsten telli ampul
ışığının hepsinin birden varolduğu mekanlarda
filtresiz çekim yapmak çok ilginç sonuçlar
verebiliyor.
Neyse uzattım biraz ve konu dışına çıktım;
sonuçta, elimizde sayfa düzenine koyacağımız yeşil
renkli iç mekan fotoğrafları vardı. Bunlara, soğan
kabuğu filtreyi simüle etmek üzere Photoshop'ta biraz
magenta mı katsak acaba derken, birden gri skalaya
çevirdik resmi; yani siyah-beyaza. Tahmin
edebileceğiniz gibi tüm hava değişti, resimler artık
kabul edilebilir kaliteyi yakalamışlardı.
Siyah-beyazın sihri idi işte bu!
Siyah-beyaz, dikkati başka tarafa çekme olasılığı
bulunan bazı detayları elediği ve daha nötr bir ortam
yarattığı için temel bir "sükunet"
sağlıyor. Bu sükunet ise insanın gözünde harmonik
algılamaya eğilim yarattığı için siyah-beyaz, gayet
günlük ve kaba bir tabirle "maça 1-0 galip
başlıyor" (ve genellikle de maçı galip
bitiriyor).
Siyah-beyaz çekmeyene ve banyo yapmayana pek
fotoğrafçı gözüyle bakmazlar nedense. Ben,
hasbelkader, hayatımı şu aralar çok sevdiğim ve icra
ederken kendimi gerçekten kaybettiğim fotoğraf
sayesinde kazanıyorum. Bana "madem fotoğraf
çekiyorsun, karanlık odan var mı bakalım?" diye
soran biraz ezberci tutumlu insanlara "hayır"
cevabı verdiğimde "Nasıl yani, sen nasıl
fotoğrafçısın öyle!" türünden tepkiler
alıyorum. Demek istiyorum ki karanlık odanın yerine
artık bilgisayar var. Buna pek çok kimse
"bilgisayar icat olundu mertlik bozuldu" diye
tepki veriyor. Ben buna hiç ama hiç katılmıyorum (bu
da apayrı bir yazı konusu tabii, belki de tüm bir
kitap boyu uzatılabilecek). Karanlık odada da
montaj-kolaj yapılıyor, karanlık odada da ışık
düzeltiliyor (hele diaya nazaran negatif filmin
ışığa karşı olan yüksek toleransını da göz
önünde tutarsak siyah beyazda yanlış ışıkla
sonuçlanan bir resim çekmek için uğraşmak lazım),
karanlık odada da kötü çıkan bir resim
düzeltiliyor... Sonuçta bilgisayarda yapılan da bu,
farklı bir şey değil. Eskiden fotoğraflara dijital
işlem yapan bir program vardı Macintosh'lar ilk
piyasaya çıktığında; Photoshop'un atalarından biri
sayabileceğimiz bu programın adı "Digital
Darkroom" idi (sayısal/dijital karanlık oda). Çok
doğru bir isimdi bence böyle bir program ve böyle bir
süreç için. Eminim bilgisayara karşı çıkanlar bu
işin nasıl yapıldığını bir öğrenseler ve
karanlık oda işlemlerinin aslında ne kadar daha kolay
gerçekleştirilebileceğini görseler bu konuda
ağızlarını bir daha hiç açmazlar.
Lafı bitirecek olursak, siyah-beyazın fotoğraf
sanatının atası olduğu şüphe götürmez. Bunun
biraz da teknoloji ile ilgisi yok değil tabii.
"Camera obscura" ilk icat edildiğinde renkli
kayıt yapma olasılığı yoktu, o yüzden de renkli
fotoğraf, fotoğraf sanatının atası olamazdı zaten.
Ama "iyi" renkli fotoğraf çekmenin
"iyi" siyah-beyaz çekmeye nazaran biraz daha
zor olduğunu sanıyorum, her ne kadar "renk"
unsurunun kandırıcı bir etkisi olduğunun farkında
olsam da...
Ekim
2000
|