| |
Yeraltı ruhlarıyla elele bir
"sanat" turu
Hakan
Akçura
Dün gece Jeff
Buckley dinledim. Chicago konserinin video bandını
izledim, bir disconun her şeye rağmen steril
duvarlarında, merdivenlerde saçlarının sönen
kırmızısı ateşini çağıran bir güzel kadının
sırtını göğsümden hissederek... Buckley'nin terli
şeffaf android bedenine, ruhunu savuran inanılmaz
dudaklarına, her şarkısının ardından düştüğü
çukura, tırmanarak yukarı çıkışına, "thank
you! i love you too," derkenki çok üzgün
gözlerine takıldım. Hayvanıyla yaratanları, yer
altı ruhlarıyla elele akan sahici büyüyü ne çok
sevdiğime...
Geçenlerde terzi Ali Bey'e uzun uzun baktım. Nadi'nin
(Güler) tam sakınımı ve koruması altında
"biçki dikiş" tezgahına eğilirken, duvar
boyu akan kendi görüntüsünü biraz sıkkın izlerken,
kendi sesini dinlerken, galeri-atölyeye giren her güzel
kadınla birlikte devinip, heyecanlanırken... N'apıyor
Nadi, dedim çok kez... "Bir insanın hayatını,
şöyle ya da böyle aktığı ve alıştığı zeminden
bu kadar hızlı ve çarpıcı bir 'oyun'la koparmaya ne
hakkımız var!?" Hep hüzünle izledim
etkinliği... Bittiğinde, o olağanüstü eğlenceli
defilenin ardından, yine Ali Bey dağıttı hüznümü:
"Biliyor musun Vitali, benim modellerimi gördükçe
not alıp durdu elindeki kağıda. Ama bilmiyor; bunun
için para değil, sanat gerek!"
Nadi Güler bence, bu yılın en önemli etkinliklerine
ardı ardına imza atıyor. "Büyük ünlü
uyumu" da, hakim akan görüntünün kahramanı olan
Lale Müldür'ü bile (çaktırmasa da) şaşırtan
şiddetiyle etkileyici bir yorum içeriyordu.
Arada İsmet Doğan sergisine gittim: Lapsus.
Bilemezsiniz ne çok sevindim İsmet'in o güçlü
plastiğine geri dönüp bize hediyeler sunmasına.
Ardından da Hafriyat'a gittim. Bir sürü eski arkadaş
buluşuyoruz Hafriyat sergilerinde. Gören sergiyi bunun
için açmışlar bile zannedebilir. Eminim birilerinin
böyle sanması, o neşeli sanatçı arkadaşlarımı
hiç mi hiç üzmez. Serginin en dibinde ise, büyülü
pentürleri ile İrfan Önürmen sizi bekliyor olacak.
Dulcinea'nın iki duvarına Halil Altındere baskıları
asılmıştı. Anamı yerel günlük giysileriyle divana
oturup, koca "Fluxus" kataloğunu da eline
verip fotoğrafını çeker miydim, diye düşündüm...
Uzun uzun düşündüm, nedenini bildiğim
tedirginliğimi devre dışı bırakarak. Anam, o
kataloğu kendi kendine okumak istediyse, belki de
"o an"ı belgelemek ve birlikte gülümsemek
isterdim. Ama kalkıp onu bir çağdaş sanatlar
mekanının cafe duvarlarına asar mıydım? Önünden
geçen her "oryantalist zihin"in kahkaha
attığı bir seyir öznesi kılar mıydım "o
an"ı! Asla... Ama bana ne! Yapan memnun, asan
memnun, çoğu izleyen de... Sanat neyi konu almamış ki
bunu almasın bağrına; fazla vicdan beni öldürür,
sakınmalıyım.
"Oryantalist" dedim de, bir de gerçekten sinir
bozucu bir sergiye gittim geçenlerde. Alman Kültür
Merkezi'nde, adını unuttuğum bir alman kadının
(hatırlamasam da olur, dedim biraz önce kendi kendime)
galiba bir ödenekle gelip geçirdiği zamanın ardından
sergilediği fotoğraflar ve film vardı orada... Ne
yapmış biliyor musunuz kadın? Eminönü senin,
Karaköy benim, kısacık bir şortla ve patenle
salınıp durmuş kalabalıkların arasında ve sergide
de bize, ona bakan "erkeklerimizin"
"ovvvoo, kadına bak; nerden çıktı bu lo!"
nidalı bakışlarını gösteriyor. Bütün iş bu, bir
de aralarda sokak köpekleri ile şantiyelerimizin
"dehşet" kolajları vardı. İnanmazsınız,
bu işe bakıp, bu sığ dimağın edimiyle ittifak kuran
ziyaretçiler de (çoğu türkiyeli) eminim ülkelerinin
erkeklerinin bu bayağılığından, salak şaşkın
bakmalarından utanarak kahkaha atıyorlar isterik
isterik. Çabucak kaçtım oradan.
Bugün böyle bir yazı olsun. Zaten ruhum daralıyor,
genişliyor durmadan aynalarım geldikçe...
Başkalarından yazıp dedikodu yapayım istedim. Sırf
Buckley'yi de yazardım ya bana kalsa, "görsel
arşivimize" yakışmazdı. Ben yaratanın olan ya
da olmayan hayvanına bakmaktan cayamayacağım galiba
hiç!
Kasım 2000
|