Paralax Görsel Kültür Arşivi 015


  Yeraltı ruhlarıyla elele bir "sanat" turu
Hakan Akçura


Dün gece Jeff Buckley dinledim. Chicago konserinin video bandını izledim, bir disconun her şeye rağmen steril duvarlarında, merdivenlerde saçlarının sönen kırmızısı ateşini çağıran bir güzel kadının sırtını göğsümden hissederek... Buckley'nin terli şeffaf android bedenine, ruhunu savuran inanılmaz dudaklarına, her şarkısının ardından düştüğü çukura, tırmanarak yukarı çıkışına, "thank you! i love you too," derkenki çok üzgün gözlerine takıldım. Hayvanıyla yaratanları, yer altı ruhlarıyla elele akan sahici büyüyü ne çok sevdiğime...

Geçenlerde terzi Ali Bey'e uzun uzun baktım. Nadi'nin (Güler) tam sakınımı ve koruması altında "biçki dikiş" tezgahına eğilirken, duvar boyu akan kendi görüntüsünü biraz sıkkın izlerken, kendi sesini dinlerken, galeri-atölyeye giren her güzel kadınla birlikte devinip, heyecanlanırken... N'apıyor Nadi, dedim çok kez... "Bir insanın hayatını, şöyle ya da böyle aktığı ve alıştığı zeminden bu kadar hızlı ve çarpıcı bir 'oyun'la koparmaya ne hakkımız var!?" Hep hüzünle izledim etkinliği... Bittiğinde, o olağanüstü eğlenceli defilenin ardından, yine Ali Bey dağıttı hüznümü: "Biliyor musun Vitali, benim modellerimi gördükçe not alıp durdu elindeki kağıda. Ama bilmiyor; bunun için para değil, sanat gerek!"

Nadi Güler bence, bu yılın en önemli etkinliklerine ardı ardına imza atıyor. "Büyük ünlü uyumu" da, hakim akan görüntünün kahramanı olan Lale Müldür'ü bile (çaktırmasa da) şaşırtan şiddetiyle etkileyici bir yorum içeriyordu.

Arada İsmet Doğan sergisine gittim: Lapsus. Bilemezsiniz ne çok sevindim İsmet'in o güçlü plastiğine geri dönüp bize hediyeler sunmasına. Ardından da Hafriyat'a gittim. Bir sürü eski arkadaş buluşuyoruz Hafriyat sergilerinde. Gören sergiyi bunun için açmışlar bile zannedebilir. Eminim birilerinin böyle sanması, o neşeli sanatçı arkadaşlarımı hiç mi hiç üzmez. Serginin en dibinde ise, büyülü pentürleri ile İrfan Önürmen sizi bekliyor olacak.

Dulcinea'nın iki duvarına Halil Altındere baskıları asılmıştı. Anamı yerel günlük giysileriyle divana oturup, koca "Fluxus" kataloğunu da eline verip fotoğrafını çeker miydim, diye düşündüm... Uzun uzun düşündüm, nedenini bildiğim tedirginliğimi devre dışı bırakarak. Anam, o kataloğu kendi kendine okumak istediyse, belki de "o an"ı belgelemek ve birlikte gülümsemek isterdim. Ama kalkıp onu bir çağdaş sanatlar mekanının cafe duvarlarına asar mıydım? Önünden geçen her "oryantalist zihin"in kahkaha attığı bir seyir öznesi kılar mıydım "o an"ı! Asla... Ama bana ne! Yapan memnun, asan memnun, çoğu izleyen de... Sanat neyi konu almamış ki bunu almasın bağrına; fazla vicdan beni öldürür, sakınmalıyım.

"Oryantalist" dedim de, bir de gerçekten sinir bozucu bir sergiye gittim geçenlerde. Alman Kültür Merkezi'nde, adını unuttuğum bir alman kadının (hatırlamasam da olur, dedim biraz önce kendi kendime) galiba bir ödenekle gelip geçirdiği zamanın ardından sergilediği fotoğraflar ve film vardı orada... Ne yapmış biliyor musunuz kadın? Eminönü senin, Karaköy benim, kısacık bir şortla ve patenle salınıp durmuş kalabalıkların arasında ve sergide de bize, ona bakan "erkeklerimizin" "ovvvoo, kadına bak; nerden çıktı bu lo!" nidalı bakışlarını gösteriyor. Bütün iş bu, bir de aralarda sokak köpekleri ile şantiyelerimizin "dehşet" kolajları vardı. İnanmazsınız, bu işe bakıp, bu sığ dimağın edimiyle ittifak kuran ziyaretçiler de (çoğu türkiyeli) eminim ülkelerinin erkeklerinin bu bayağılığından, salak şaşkın bakmalarından utanarak kahkaha atıyorlar isterik isterik. Çabucak kaçtım oradan.

Bugün böyle bir yazı olsun. Zaten ruhum daralıyor, genişliyor durmadan aynalarım geldikçe... Başkalarından yazıp dedikodu yapayım istedim. Sırf Buckley'yi de yazardım ya bana kalsa, "görsel arşivimize" yakışmazdı. Ben yaratanın olan ya da olmayan hayvanına bakmaktan cayamayacağım galiba hiç!


Kasım 2000


| Hakan Akçura'ya Mektup | Aynalarımı İstiyorum | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |