| |
Fotoğrafın
Şeffaflığı II: Civciv
Hümanur
Bağlı
Hepsi hatırlayabilmek için. Ya da zamanı
unutabilmek için. Yazmak, karalamak, kaydetmek.
İzler... Bütün izler. Akıp giden zaman içinde
birşeylerin akıp gitmediğine inandırmaya çalışan
izler. Ama özellikle fotografik kayıtların her türü
böyle. Bunlar bilhassa yalan söylemeye gerek duymayan,
çünkü kendileri yalan olan, yalanlıklarını
yüzsüzce sergilediklerinden, sırf bu hodbinlik
yüzünden gerçek gibi görünenleri.
Bir perdeyi açıp kapatıp arada birşeyi
sıkıştırmak. Bebekleri de böyle güldürürler.
Ce-e... Arada bir anda görüp sonra kaybettiği neşeli
ve sevgi dolu gözdür onu kahkahalara boğan şey. Çok
anlık birşeyin neşesi. Yakaladım, yakaladım.
Piaget'nin meşhur teorisidir aynı zamanda bizdeki
meşhur ve eski atasözü: "Gözden ırak,
gönülden ırak" (Out of sight, out of
mind). Bu prensibin bebekler için geçerli
olduğunu söyler Piaget. Bebeğe bir fil resmi
gösterirsin, neşelenir, resmi gözünün önünden
çektiğin an unutur. Aynı fil resmini bir daha
gösterdiğinde asla neşesini kaybetmeden aynı tepkiyi
göstereceği âna kadar...
Civciv çıkacak, kuş çıkacak. İnanıyoruz, civciv,
kuş, birşey çıkacak olmalı. Oysa ki giren asla
çıkamıyor. Çünkü çıkan girmiş olan değil. Garip
bir fabrikasyon fotoğraf. Tamamen senkron kayması
üzerine kurulu. Yakaladığı şey kadar
yakalayamadıklarını da aynı çarpıcılıkla sunuyor.
Bütün fotoğraf kartonlarına sızmış ya da sızmayı
bekleyen hüzün, bu yakalanamazlığın gösterisinde
olsa gerek. Bazı melodramlarda babanın gözyaşlarını
gizleyerek oğluna, öz oğluna "seni nasla
sevmedim," diyebilmesine benzer hodbin ve
beceriksizce bir yalan söylenir, ama herkesin inanmaya
hazır olmasından yararlanan bir rahatlık söz
konusudur. Fotoğrafın belki de zamansal bir hatayı,
kaymayı, kendi tekniği ya da estetik potansiyeli
yapmış olduğu söylenebilir. Bir yalanı, her göz
açıp kapayışında katladığı bir yalanı. Civcivin
çıkmayacağını bile bile civciv beklemek. Ya da
zamanlar ötesi altın bir civcive inanmak.
Belki bu civcivin fotoğrafın tarihiyle eş zamanlı
uzunlukta bir süredir hep aranması ama bu zamansal hata
yüzünden, ya da bu hataya şükür bulunamaması
fotoğrafı, özellikle de fotoğraf sanatını besleyen
şeydir. Eski sararmış fotoğraflarda kayıplar bir
nevi sergilenir, bir nevi aşılanırız geçmişle ve
ölüme daha dayanıklı hale geliriz, zamanın
geçişine, o durgun kartondan aldığımız sükunet
ilhamıyla. Ya da fotoğrafta zamansallık, bir
kompozisyon, bir grafik endişelenme adına yok
farzedilir. Belki de yüzleşilemeyen bir ölüm
korkusuyla güdülenerek imgenin zamansal hiçbir ipucu
vermeyişi esastır. Mesela gökyüzü ve çerçevenin
ucundan sadece ufak bir kısmı görünen bir çatı,
yanlışlıkla zamanla ilgili ağzından birşey
kaçırmasından korkularak daha fazla imge yoğunluğuna
mahal vermeden daha sonsuz, daha zamansız bir
görüntüyü yoruma ya da temaşaya sunar. Gök nerenin
göğüdür, çatı hangi mekan ve zamana aittir,
bilemeyiz. Ve garip bir biçimde güdüleniriz ve
entellektüel bir edayla için için düşünürüz:
"Aşkın bir anlam içeriliyor olmalı." Bu
fotoğraf biçimi, bir çeşit resim sanatının
gördüğü işlevi görür belki de bu anlamda. Salt
kayıt, zamansal bir işaret görevi görmediğinden,
vurgunun başka bir yerlere yapılmış olacağını en
azından tahmin ederiz; kompozisyonla doğrudan ya da
dolaylı ilişkili bazı söylemsel değerler
vurgulanmış olmalıdır. İzleyiciye kalmış, ya da
izleyiciyi -çaktırmadan ya da parmağım gözüne
gözüne- güdülemiş bazı değerler. Civciv
çıkmamış, ancak kaz gelecek yerden tavuk bile
esirgenmiştir. Fotoğrafın zamanla yüzleşme,
aşılanma ve zamanı estetize etme yetisi yeniden
elinden alınmıştır. Ölümsüz vampirlerin hep
yapayalnız kalışları gibi...
Kasım 2000
|