| |
Bir sanatçının seyir defteri
Hakan
Akçura
Beral Madra,
aylar önce beni SODEV öncülüğünde 60 sivil toplum
örgütünün düzenlediği "İnsan Hakları
2000" etkinlikleri kapsamında
yapımcılığını üstlendiği "Veritas Omnia Vincit" (Hakikat Her Şeyin
Üstesinden Gelir) başlıklı labirent sergisine
çağırdığında, başıma nasıl bir belayı
sardığımı hiç bilememiştim.
Labirent sergisi deyimi, serginin Tepebaşı TÜYAP'ta
panolarla oluşturulacak bir labirentin içine işleriyle
dağılacak 24 sanatçının izleyenleri bir "hakikati
arama labirenti"ne çağırmasıyla
ilintili. Her sanatçının üç günlük sergi boyunca
birer saat labirentin ortasında izleyicilerle
buluşması da cabası olacak...
Olacak da, büyük bela sarmışım başıma;
farkedememişim.
Oysa ben başta , bu ülkenin düşüncelerinden dolayı
gözaltına alınan, sorgulanan, işkence gören,
tutuklanan, yargılanan, hüküm giyen on binlerce
insanından biri olarak nasıl da heyecanla
hazırlanıyordum sergiye...
İlk önce, bedenimi kullanacağım bir performans
düşünmüştüm; labirentin duvarlarına parmaklarımı
dayayarak yapacağım. Bilen bilir, iki sorgu arası
duvara dikerlerdi bizleri. Çıplak ya da yarı çıplak,
gözlerimiz bağlı, kırk beş derecelik bir açıyla
bacaklarımızı geriye atıp bedenimizin tüm
ağırlığını işaret parmaklarımıza bindirmek
zorunda kalarak ve bir ayağımızı kaldırarak...
Başka kentlerdeki adı nedir o yoğun tuzlu sıvının
bilemiyorum ama yırtıcı bir ironiyle "şeker
bombası" denirdi İzmir'de; yuttururlardı
zorla ve sırtımıza da bir yafta asarlardı: "yemek
yemeyecek, su içmeyecek, tuvalete gitmeyecek!"
Saatler ve günlerce düşe kalka, bayıla ayıla
dikilirdik direncimizi kırmaya çalışanlara inat,
duvarda. Körleme satranç oynayabilenler ve kaldırılan
ayağı değiştirmeye izin veren "iyi
polislerin" nöbetlerine rastlayanlarımız
şanslıydı. Kalkmış ayağı nimet bilip, ayaküstü
kızılcık falakası deneyimini artıran "kötü
polisler"in nöbetlerine rastlayanlar ise
şanssız.
İşte bu, o çarpıcı bir dizi işkence tekniğine
göre, görece masum denilebilecek, sanılabilecek
yöntemin "görsel etkisini" sunmak istiyordum
üç gün izleyenlere; gözlerim bağlı, sadece donum
üzerimdeyken dikilerek.
Yine de, tiyatro ve sinemada karşı çıkmak adına bile
olsa "işkenceyi yeniden üreten"
her sahneye, plana itiraz etmeyi görev bilmiş
benliğimle, önce kendime, sonra "ötekilere"
sordum, "yoksa, aynı şeyi mi yapmış
olacağım?" diye... Öyleymiş.
Etkileyiciymiş, "ne yapıyorsun sen yahu!"
diye müdahale edeceklere çağrıymış, gizli istek
cümleleri varmış, irkilticiymiş, benzer deneyimi
payaşanlar içinse dayanılmaz bir çağrışım
olabilirmiş. Vazgeçtim.
Sonra, Beyoğlu Emniyet Amirliği'ne gidip, emniyet
amiriyle görüşüp, ona bir teklifte bulunmayı
düşündüm. Diyecektim ki, "ben şöyle,
böyle bir adamım ve sonuçta bugün sanatçıyım.
İşte şu zamanda bir etkinlik var ve orada da bir sergi
ve ben katılımcıyım. Düşündüm ki, madem
karakollar bu kadar tepki çekiyor, toplum bu kadar
korkuyor hala oralardan, hazır konu da insan
haklarıyken sizinle elele verip bir iş yapalım. Sizin
makam odanıza değil, sorgu odalarınıza ya da
nezarethanenize de değil, vitrininize; yani, gelip
geçenin uğradığı ve o birkaç hafta önce komşumla
kavga edip benim de konuk olduğum kabul, başvuru
odanıza bir kamera koyalım. O kamera, üç gün boyunca
labirente canlı yayın yapsın. Uyarırsınız
memurlarınızı, dikkatli olurlar, zaten ses mes de
gitmiyor mekana -aslında gitse ne olacaksa!-... O
görüntü labirentte akarken, tam da ekranın altına
bir kamera da sizden akan görüntüyü izleyen
konuklarımızı çekmek için koyarız labirent
duvarına ve onu da size yansıtırız... Mümkün
müdür amir bey?"
Gitmedim. Dediler ki, "ohooo sen
karakolları ne sanıyorsun! Böyle bir teklife evet ya
da hayır diyebilecek yerler mi oraları?! Tantan'a kadar
çıkar bu önerin ve bir buçuk ay bekler, sonra da
hayır yanıtını alırsın..." Gerçi
benim düşünemediğim bu durumu, herkes bu kadar iyi
nasıl bilebiliyor hala kuşkuluyum ama, sonuçta önüme
gelen bunu deyince el mecbur vazgeçtim. Bir gün belki
ben, belki başkası dener diye umutluyum. İyi projeydi
bence...
Sonra, web'de gezmeye başladım. İki bine yakın
işkenceyle mücadele sitesine girdim. ABD'den Kanada'ya,
Şili'den Guatemela'ya, Nijerya'dan Tibet'e ve
Türkiye'ye kadar... Belgeler okudum, ifadeler,
tutanaklar; resimler gördüm benim bile bazen zorlanarak
bakabildiğim... Ne aradığımı bilmiyordum pek desem,
yalan olmaz. Bir Şilili ressamın, -o tabii ki yerinde
belgelenemeyen- işkence tekniklerini temsili olarak
çizdiği bir sayfada takıldım kaldım. Resimlerden
birinde, her birinin ayrı bir görevi ve "üretim
aracı" olan beş işkencecinin tel somya
üzerinde bedenine elektrik verdiği bir kurban
resmediliyordu gerekli açıklamalar eşliğinde. Çok
tanıdıktı, bildikti her şey. O yalın ve çarpıcı
temsili resmin büyük boy dijital baskısını labirente
asmak istedim. Gerekli perspektifi vermem için bir
"değirmi pano" gerekecekti.
Beral Madra'dan isterdim. Sonra kurban dahil herkesin
kafasını oymak ve isteyenin istediği rolü
üstlenebileceği bir potansiyeli sergilemek kalırdı
geriye! Fotoğrafı çekilmek üzere; adını ister
İstanbul, ister Türkiye, ister "İnsan
Hakları 2000", isterse de 10 Aralık 2000
hatırası derdi. Emindim de nedense, kafasını o
deliklerden sokacak birkaç kişinin olacağına.

"Hikayesi fazla mıydı? İronisi haksızca
mıydı? Grotesk miydi?" diye sora sora
insanın içi de kurur, niyeti de!
O istek ve niyet kururken içimde, tüm bunları
düşündüğüm yerde, bilgisayar başındayken, sağ
duvarıma asılı resmim bana sürekli kendini
hatırlattı. Bir de üç ayı aşkın zamandır
sürdürdüğüm "Aynalarımı İstiyorum" etkinliğim...
O etkinlik, evet bir tür "hakikat arama
çabasıydı". (Çok sevdiğim bir
sanatçı arkadaşım bu etkinliğe
"sıradışı" dememe çok kızmış; yeni
öğrendim. Çok düşündüm üzerinde ama belki de
haklı. Ben ne kadar sadece, farklılığını
vurgulayarak çağrımın görülebilir, okunabilir,
bulunabilir, seçilebilir olması gibi bir duyuru yapmak
derdindeysem de, "sıradışı" demek
"sıradan" diye bir sıfatın gizli
varlığını da imliyor. Haklı.) Tek başına bu
etkinliğin duyurusunu (ve aslında benim ürettiğim
yaratımın tamamını) bu sergiye taşımak elde
bir çözümdü ve "hatalı değildi"
bu seçim.
Peki, duvardaki resim ne, diyeceksiniz. Adı "Zor
Uyku". Büyükçe bir "tuval
üzerine akrilik" resim. Bu yaz onu "yaptığım"
zamanların ve sonuçta ortaya çıktığı halin, "Aynalarımı
İstiyorum" etkinliğinin beni
düşürdüğü birden fazla çukurdan çıkmamı
sağlayan bir gücü ve anlamı oldu. Utanmadan
hayatımda yaptığım en güzel resim dedim ona bir
yerlerde, birilerine. (ParalaX'ta da yazdım mı bunu
acaba?) "Benim kendime aynam"dı
o resim ve enlemesine bir bedeni soyut bir mekanda ve
başı bir aynanın yanında gösteriyordu. Kimilerinin
iki beden dediği bir bedeni; kimilerinin kadın,
kimilerinin erkek dediği bir bedeni; kimilerinin çok
acı çektiğini düşündüğü, kimilerinin huzur
içinde olduğunu düşündüğü... Labirentin bana
ayrılan koridorunun bir yanına duyurumu asıp,
karşısına da "Zor Uyku"yu
asmaktan beni kim alıkoyabilirdi ki?
Karar verdim onları sergileyeceğim.
Karar verdim, ellerimize kan bulaşmadan önce,
bulaşırken ve cinayetin ertesinde, kendini "hiç
de üzerine düşeni yapmış hissedemeyecek"
olan benliğim irkiltmek de, sürpriz bir
raslantısallığın çarpıcılığıyla etkilemek de,
ironi de istemiyor bugün! O zor uyuduğunu itiraf
edecek.
Aynalarını arayacak bu ülkenin!
Çünkü, ya biri ölürse bu gece, yarın gece,
perşembe gecesi ya da tam açılış gecesi -tam da
biz elimizde içkiler dedikoduya dalmışken-,
sergide bizi bulan ve soran izleyicilerle sohbet ederken,
hatta sergiden sonra... diye içim kan ağlıyor yine! Ya
biri, ikisi, üçü, onlarcası ölürse o insanların,
yine ölüm oruçlarında?!
Kandırmayalım kendimizi... Hepimiz biliyoruz yine
bilmem kaçıncı ölüde, o da göstermelik bir
uzlaşmaya girecek siyasal iktidar ve çoğumuz bir
sonraki açlık grevleri, ölüm oruçları, işkenceler
için gün saymayacak ve unutacak yine her şeyi!
Eğer ölümse, çaresizlikse, hepimiz kana
bulanmanın eşiğindeysek yine bu ülkede, tam da
HAKİKAT dediğimiz şey, eskileri gibi yeni
CİNAYETLERİN de ÜSTESİNDEN GELEMEMİŞLİĞİMİZİN
ADI değil mi ŞİMDİ?
Aralık 2000
|