Paralax Görsel Kültür Arşivi 021


Fotoğraf: Yaşar Saraçoğlu (kadrajlanmıştır) Rüyamda... (III)
Özgür Erkekli


Rüyamda köklü bir kurumda oyunculuk yapıyormuşum. Mahcubiyetimizi bertaraf etmek amacıyla üç senede bir hakkımız olan yüz değiştirme müracaatı için son günmüş. Bir form doldurmam icap ediyormuş. İfademi beğenmeyebilirler, boşuna yazmış olmayayım diye, elimde birkaç dosya kağıdı, hem mavi hem siyah hem tükenmez hem dolma kalemler; yanaşıyorum müracaat bankosuna. Aaa! İlkokul arkadaşım Tevfik orada çalışıyormuş. Formu ancak arka sokaktaki kırtasiyeciden alabileceğimi söylüyor. Dışarı çıkıyorum, herkes işaret parmağını uzatmış "Aktör! Aktör!" diye bağırıyor.
Yolumu değiştiriyorum, bu kez pencereden sarkmış insanlar, üzerinde benim yüzüm olan masklar takmış, beni gösteriyor. Kaçmaya devam ediyorum, fakat kırtasiyecinin bulunduğu sokaktan gitgide uzaklaşmak zorunda kalıyorum. Bütün sokak levhalarında ve dükkan tabelalarında hatta pankartlarda adım yazıyor. Çamurlu bir yamaçtan Haliç'e iniyorum. Suyun içinde bata çıka yürüyorum. Tepemde dolaşan helikopterin megafonundan "Teslim ol!" çağrıları geliyor. Oynadığım oyunların broşürleriyle dolu suyun altına dalıp, zorlukla yüzerek kıyıya, kırtasiyecinin bulunduğu sokağın sonuna varıyorum. Üzerime yapışmış, ceplerime girmiş broşürleri temizleyip koşuyorum dükkana. Nefes nefese, "Je, te, ge, be, tire, sıfır, sıfır, bir, den den onyedi." diye sayıklıyorum.
"Ne diyorsun be?" diye azarlıyor beni içerideki adam.
"İstediğim formun kod numarası."
"Dükkan sahibi iftarda, birazdan gelecek." diyor. Televizyona ilişiyor gözüm. Suda yürürken çekilmiş görüntülerimin üzerinde spikerin bağırışları:
"İnsan içine çıkmaya nasıl utanmıyor bunlar sayın seyirciler! Sana sesleniyorum! Aktör müsün, faktör müsün, her nerede saklanıyorsan..." Dükkandaki adam dehşetle bir bana bir ekrana bakıyor. Kaçmaya yeltenirken, içeri giren iri yarı bir kadınla çarpışıyorum.
"Vay beyim, yüzünüzü gören cennetlik." Sarılıyor. Gelibolu'dan tanışıyormuşuz, kırtasiyeci kadınla. Ben hatırlayamıyorum. Ismarlanan çayları savuştururken derdimi anlatmak da "ciddi" bir zaman alıyor. Form olarak arka yüzünde yazılar olan kocaman bir film afişi veriyor bana kadın.
"Tasarruf tedbirleri!" diyor. Oracıkta dolduruyorum. Özenle rulo yapıyorum. Aniden bastıran yağmurdan korumak için üzerimdeki pardesüyü çıkarıp sarıyorum. Mesainin bitimine bir kaç dakika var. Dışarı çıkmış olan Tevfiki ikna edip geri dönüyorum. Formu görünce bağırmaya başlıyor:
"Ne! Katlamamışsın bunu!"
"N'olcak? Katlarız hemen."
"Olmaz! Kat yerlerinin üzerine yazı gelmiş."
"Bekle yenisini alayım, hemen dolduralım?"
"Olmaz, artık müracaat etmiş sayılırsın. Ancak düzeltme dilekçesi yazabilirsin." Telaşla kapıya yöneliyorum.
"Dur! Nereye?"
"Kırtasiyeye."
"Gerek yok." Elinde bir makbuz koçanı sallıyor.
"Ondan burada var." Hemen doldurup dörde katlıyorum. Tevfik yine bağırıyor birden:
"Ne yaptın oğlum! Bu katlanmayacaktı! Katlanacak dilekçe var, katlanmayacak dilekçe var. Şimdi yeni bir..."
Derinden gelen bir gürültüyle dolaplar, klasörler, dosyalar, zımbalar, tel zımbalar, daktilolar, ataçlar, tipeksler, mürekkep kutuları, ıstampalar, mühürler, kaşeler üzerime yıkılıyor.
"Şimdi yeni bir ne? Şimdi yeni bir ne?" diye sayıklıyorum. Nefesim tıkanıyor, öğrenemeden
uyanıyorum..

Ocak 2001

| Özgür Erkekli'ye Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |