| |
Bu Coğrafyada Fotoğrafya
Nazif
Topçuoğlu
(Bu
yazının birinci bölümü daha önce Arredamento
Dekorasyon dergisinin Aralık 1993 sayısında ve her iki
bölümü yazarın Yapı Kredi Yayınları tarafından
Nisan 2000'de basılan Fotoğraf Ölmedi Ama
Tuhaf Kokuyor adlı kitabında yer almıştır.
Paralax'ta yazarın izni ile yayınlanmaktadır.)Birinci
Bölüm:
Geçen akşam Bedri'nin* barında
Bulutsuzluk Özlemi(yani, besbelli, epeydir havanın kapalı
olduğunu söylemek istiyorlar!)'ni dinlerken,
çevremdekilerin boş ve anlamsız muhabbetlerine
takılmayıp, şarkıların sözlerini çıkartmaya
uğraşıyordum. Birden, İbrahim Müteferrika ve
Hezarfen Ahmet Çelebi isimleri kulağıma gelmeye
başladı; yoksa yanılıyor muydum? Hayır, gençler
geleneksel tutuculuğumuzu ve yeniliğe, bilgiye,
öğrenmeye karşı yerleşmiş çıkar sahiplerinin
katı davranışlarını eleştiren bir şarkı
söylüyorlardı. Çağımızda da, öğrenmeye ve
gelişmeye karşı olan bu tutucu ve buyurgan tavrın
sürmekte olduğunu biliyoruz: örneğin altmışlı
yıllarda, İngiltere'yi ziyaret eden bir devlet
büyüğümüzün, Kraliçe Elizabeth ile perdeleri
hakkındaki sohbetinden sonra söylediği, "Türk
TRT'sinin İngiliz TRT'sinden öğreneceği birşey
yoktur!" vecîzesi yakın geçmişimizin
folkloründe yer alır.
Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş olan bir zamanların
önemli şairlerinden Hasan Cemal Denizatlı'nın
ömrünün son yıllarını geçirdiği evinin
kömürlüğünde bir akrabası tarafından bulunan eski
evrakları arasında fotoğrafçılık üzerine bazı
notların yer alması ilginçtir. (Sanırım yazar burada
kendisi için küçük bir de karanlık oda yapmıştı).
Denizatlı'nın gençliğinde bir müptedî
olarak fotoğrafçılıkla ilgilenmiş olduğunu
öğrenmek okuyucuları için de hoş bir sürpriz
olacaktır. Sâfîyâne bir üslupla kaleme alınmış
olan bu yazıların istemeden yarattığı Kafka'msı
atmosfer ise, çoğumuza o kadar da yabancı
gelmeyecektir. Bu yüzden, yukarıda sözünü ettiğim
bitmeyen tartışmalara da ışık tutacakları
inancıyla, bu belgeleri açığa çıkarmanın uygun
olacağını düşündüm(üstelik böylece yeni bir
yazı yazmak derdinden de kurtuluyorum; ne yapalım zaten
değişen fazla birşey yok):
"Hepimiz bir örnek önlüklerimizi giyip
Fotoğraf Komiserini ziyarete gitmiştik. Fotoğraf
makinalarımızda O'nun tavsiye ettiği siyah-beyaz
pankromatik filmlerden vardı. Hepimiz sırayla bize
gösterilen noktada durup karşımızdaki muhteşem
manzaranın fotoğrafını çektik. Neşeli bir şekilde,
o yüksek davûdî sesiyle, 'Bakalım hanginizinki daha
iyi çıkacak?' diye bize sordu. 'Belki benimkinden de
güzelini çekeniniz olur' diye de bir espri yaptı.
Heyecan ve mutluluk içinde gülüştük. Tabiî ki,
elindeki Alman malı muhteşem makina ve optiklerden
alacağı sonucun ne kadar üstün olacağını hepimiz
biliyorduk. Sonra da, aramızdaki küçük kızların
istekli ricalarını kırmayarak, bize beş dakika poz
vermeyi kabul etti Sayın Fotoğraf Komiserimiz. Acele ve
telaş ile biz oğlanlar O'nun resimlerini çekmeye
çalışırken, kızlar da O'nun yanına, arkasına
girmeye çalışıyor, resimlerde görünebilmek için
büyük mücadele veriyorlardı. O da bu coşkulu
faaliyetten etkilenmiş olacak ki, işin altı-yedi
dakika sürmesine müsade etti; ancak sonunda 'Çocuklar,
benim önemli işlerim var, biraz da ciddi konular
üzerindeki felsefî tartışmalarımıza vakit kalsın'
diyerek bu eğlenceli hareketliliğe son verdi. O'nun
görkemli stüdyosuna girip bize ayrılan taburelere
tünedik. Bu sırada asistanları hummalı bir telaş
içerisinde çevremizde koşuşarak son hazırlıkları
yapıyorlardı. Fotoğraf Komiserinin bir saatten fazla
sürecek olan konuşmasını dinlemeye başladık. Buna
bir ses ve resim gösterisi demek daha doğru olacaktı.
Memleket köşelerinde çekilmış ve hepsi de altın
bölüm kuralına uygun olarak istiflenmiş yüzlerce
renkli diapozitif gösterdikten sonra, 'Ben fotoğrafın
net ve doğru pozlandırılmış olanını severim' diyen
Fotoğraf Komiserimizin, fotoğrafçının ahlâkî
yapısı hakkında sessiz kalması o sırada beni pek
şaşırtmamıştı, ama şimdi dönüp bakıyorum
da..."
"Bu arada bize büyük fotografî
teorisini de açıkladı: Fotoğraf Komiseri memleketi
beş ana bölgeye ayırmış ve her bölge için
kullanılması uygun olacak ekipmanın listesini
yapmıştı. Bu bölgelerin herbirinde farklı türlerde
fotoğrafların çekilmesi gerekiyordu. 'Birinci bölgede
çekebileceğiniz bir resmi beşinci bölgede çekmeniz
imkansızdır' diyerek bizleri de uyarmıştı. Sonra da,
bize manzara resmi kompozisyonu hakkında şu kıymetli
öğütleri verdi: 'Birinci plânı boş ve çıplak
bırakmamak lâzımdır. Bir kaya, bir ağaç, bir
küçük ev, çok defa alınan resimleri bir tablo kadar
güzelleştirir. Halbuki aynı resimden bu ilk plandaki
ufak şeyleri çıkartacak olursak çıplak ve çirkin
bir netice ile karşılaşmış oluruz. Fakat birinci
plandaki bu gibi şeylerin resmin ana fikrini ihlâl
etmemeleri ve büyüklükleriyle genel manzarayı
örtmemeleri için, onları daima resmin kenarlarına
tesadüf ettirmeniz lazımdır.' Arkasından, biz bu son
derece faydalı ve pratik bilgilerin devamını
beklerken, O üstün yaratıcı kişiliğiyle gene
hepimizi şaşırttı: Filozofik bir ruh haleti içinde
bulunduğunu belli eden ve gözlerimiz yaşartan bir ses
tonu ile, 'Fotoğraf Sanatı, olmayan ışığın içinde
gizli, gözle görülmeyen görüntüyü hissetmek ve
bunu saygın bir duyarlılıkla yakalayabilmektir', dedi.
'Yani, nasıl oluyor?' filan diye soru sormamıza fırsat
bırakmadan da, 'Tamam çocuklar, vaktiniz doldu!'
diyerek ayağa kalktı ve bize kapıyı göşterdi.
Evimize dönerken hepimize bir durgunluk çökmüştü,
aklımızda kolay cevap bulamayacağımız, hatta
formüle etmekte bile zorlandığımız birsürü soru
vardı, kaldı ki, O'nunki gibi bir kamerayı almaya
kimin parası yeterdi?"
(yazar, sonra da ABDye tahsile gider...)
"Ben Amerika'dayken, beni şaşırtan
davranışların arasında, oralı insanların sürekli
öğrenme ve kendilerini yenileme ihtiyacında
bulunmaları gelmişti. Bizdeki gibi akşam saat beşte
kapanmayan üniversitelerde, liselerde, tüm öğrenim
kurumlarında her isteyene birçok dalda gece eğitimleri
verilmekteydi. Bunlar, Bankacılık, sosyolojik çesitli
konular vs. gibi ciddi ve akademik alanlarda olduğu
kadar, ev idaresi, otomobil tamiri gibi gayet pratik
konularda; ve bu iki kategoriye de sokulabilecek muhtelif
sanat dallarında olabiliyordu; hatta ben de bir dönem yaratıcı
yazın dersleri vermiştim.
Öğrenciler, gerek iş hayatında yükselmek isteyen ve
mesleki bilgilenme gereksinimi duyan gençler, gerek
belli bir yaşa gelmiş ve bilgilerini yenilemek veya
bambaşka bir dalda bilgilenmek isteyen orta yaşlılar
arasından çıkıyordu. Çocukları büyüdükten sonra
boş vakte kavuşan ev hanımlarıyla emekliler
özellikle sanat ve edebiyat konularındaki kurslara
giderken, gençlerin daha pratik ve çabuk sonuçlar
aradığı söylenebilirdi. Bizim okulda da böyle bir
orta yaşlı hanım vardı, evlilik ve çocuklar
yüzunden ara vermiş olduğu lisansüstü
çalışmalarına devam edip oldukça ilginç ve
çağdaş eserler yaratmayı başarmıştı..."
Biz başa dönersek, şimdi, 1993 sonunda,
fotoğrafçılık dünyamıza da yeni bir kuşak geliyor;
ve bunlar objektif, akademik, bilimsel çalışmanın ve
araştırmanın değerini (ve zorluğunu) biliyorlar,
gerçek ve samimi bir merak yüklüler. Esprinin,
hayalgücünün, yaratıcılığın sınırlarını
zorlamanın ve bilgilenmenin kaçınılmaz
zorunluluğunun farkındalar. İyi niyetliler, dünya
diye bir yerde yaşadıklarının bilincindeler ve bundan
korkmuyorlar, ezilmiyorlar; anlamsız demagojilerle zaman
yitirmeyip ögrenmek ve yapmak istiyorlar (akılları
kefen paralarında değil); Michael Jackson'lardan,
Madonna'lardan ve (yerli ve yabancı) dinozorlardan
fırsat bulurlarsa da, yapacaklar, başaracaklar.
Geçmişe değil geleceğe, ölüme değil yaşama
yönelik bu gençlere engel değil destek olmamız
lâzım. Sonuçta insan umutlu olmak ve bunun için
gerekli koşulların yaratılmasına katkıda
bulunabilmek istiyor.
Aralık
l993, Arredamento Dekorasyon, Yılbaşı yazısı.
Bu yazıdan sonra geçen altı yılı aşkın sürede
umutlu kalabilmek bayağı çaba gerektirdi. Birçok
başka alanda da olduğu gibi, fotoğrafçılıkta da,
kıskançlık, cehalete övgü ve tembellikle
fırsatçılığa prim verilmesi gelişmeyi engelliyor.
Böyle tatsız bir ortamın "kurbanı"
durumundaki gençlerden fazla birşey istemeye hakkımız
olmadığını düşünüyorum. Ama gene de...
*Bedri Baykam'ın,
1999'da artık olmayan bu barı Tepebaşındaydı, adı
da galiba "Dadaist" idi.
İkinci bölüm için
tıklayınız
|