Paralax Görsel Kültür Arşivi 023


  Bu Coğrafyada Fotoğrafya
Nazif Topçuoğlu
(
Bu yazının birinci bölümü daha önce Arredamento Dekorasyon dergisinin Aralık 1993 sayısında ve her iki bölümü yazarın Yapı Kredi Yayınları tarafından Nisan 2000'de basılan Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor adlı kitabında yer almıştır. Paralax'ta yazarın izni ile yayınlanmaktadır.)

Birinci Bölüm:

Geçen akşam Bedri'nin
* barında Bulutsuzluk Özlemi(yani, besbelli, epeydir havanın kapalı olduğunu söylemek istiyorlar!)'ni dinlerken, çevremdekilerin boş ve anlamsız muhabbetlerine takılmayıp, şarkıların sözlerini çıkartmaya uğraşıyordum. Birden, İbrahim Müteferrika ve Hezarfen Ahmet Çelebi isimleri kulağıma gelmeye başladı; yoksa yanılıyor muydum? Hayır, gençler geleneksel tutuculuğumuzu ve yeniliğe, bilgiye, öğrenmeye karşı yerleşmiş çıkar sahiplerinin katı davranışlarını eleştiren bir şarkı söylüyorlardı. Çağımızda da, öğrenmeye ve gelişmeye karşı olan bu tutucu ve buyurgan tavrın sürmekte olduğunu biliyoruz: örneğin altmışlı yıllarda, İngiltere'yi ziyaret eden bir devlet büyüğümüzün, Kraliçe Elizabeth ile perdeleri hakkındaki sohbetinden sonra söylediği, "Türk TRT'sinin İngiliz TRT'sinden öğreneceği birşey yoktur!" vecîzesi yakın geçmişimizin folkloründe yer alır.

Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş olan bir zamanların önemli şairlerinden Hasan Cemal Denizatlı'nın ömrünün son yıllarını geçirdiği evinin kömürlüğünde bir akrabası tarafından bulunan eski evrakları arasında fotoğrafçılık üzerine bazı notların yer alması ilginçtir. (Sanırım yazar burada kendisi için küçük bir de karanlık oda yapmıştı). Denizatlı'nın gençliğinde bir müptedî olarak fotoğrafçılıkla ilgilenmiş olduğunu öğrenmek okuyucuları için de hoş bir sürpriz olacaktır. Sâfîyâne bir üslupla kaleme alınmış olan bu yazıların istemeden yarattığı Kafka'msı atmosfer ise, çoğumuza o kadar da yabancı gelmeyecektir. Bu yüzden, yukarıda sözünü ettiğim bitmeyen tartışmalara da ışık tutacakları inancıyla, bu belgeleri açığa çıkarmanın uygun olacağını düşündüm(üstelik böylece yeni bir yazı yazmak derdinden de kurtuluyorum; ne yapalım zaten değişen fazla birşey yok):

"Hepimiz bir örnek önlüklerimizi giyip Fotoğraf Komiserini ziyarete gitmiştik. Fotoğraf makinalarımızda O'nun tavsiye ettiği siyah-beyaz pankromatik filmlerden vardı. Hepimiz sırayla bize gösterilen noktada durup karşımızdaki muhteşem manzaranın fotoğrafını çektik. Neşeli bir şekilde, o yüksek davûdî sesiyle, 'Bakalım hanginizinki daha iyi çıkacak?' diye bize sordu. 'Belki benimkinden de güzelini çekeniniz olur' diye de bir espri yaptı. Heyecan ve mutluluk içinde gülüştük. Tabiî ki, elindeki Alman malı muhteşem makina ve optiklerden alacağı sonucun ne kadar üstün olacağını hepimiz biliyorduk. Sonra da, aramızdaki küçük kızların istekli ricalarını kırmayarak, bize beş dakika poz vermeyi kabul etti Sayın Fotoğraf Komiserimiz. Acele ve telaş ile biz oğlanlar O'nun resimlerini çekmeye çalışırken, kızlar da O'nun yanına, arkasına girmeye çalışıyor, resimlerde görünebilmek için büyük mücadele veriyorlardı. O da bu coşkulu faaliyetten etkilenmiş olacak ki, işin altı-yedi dakika sürmesine müsade etti; ancak sonunda 'Çocuklar, benim önemli işlerim var, biraz da ciddi konular üzerindeki felsefî tartışmalarımıza vakit kalsın' diyerek bu eğlenceli hareketliliğe son verdi. O'nun görkemli stüdyosuna girip bize ayrılan taburelere tünedik. Bu sırada asistanları hummalı bir telaş içerisinde çevremizde koşuşarak son hazırlıkları yapıyorlardı. Fotoğraf Komiserinin bir saatten fazla sürecek olan konuşmasını dinlemeye başladık. Buna bir ses ve resim gösterisi demek daha doğru olacaktı. Memleket köşelerinde çekilmış ve hepsi de altın bölüm kuralına uygun olarak istiflenmiş yüzlerce renkli diapozitif gösterdikten sonra, 'Ben fotoğrafın net ve doğru pozlandırılmış olanını severim' diyen Fotoğraf Komiserimizin, fotoğrafçının ahlâkî yapısı hakkında sessiz kalması o sırada beni pek şaşırtmamıştı, ama şimdi dönüp bakıyorum da..."

"Bu arada bize büyük
fotografî teorisini de açıkladı: Fotoğraf Komiseri memleketi beş ana bölgeye ayırmış ve her bölge için kullanılması uygun olacak ekipmanın listesini yapmıştı. Bu bölgelerin herbirinde farklı türlerde fotoğrafların çekilmesi gerekiyordu. 'Birinci bölgede çekebileceğiniz bir resmi beşinci bölgede çekmeniz imkansızdır' diyerek bizleri de uyarmıştı. Sonra da, bize manzara resmi kompozisyonu hakkında şu kıymetli öğütleri verdi: 'Birinci plânı boş ve çıplak bırakmamak lâzımdır. Bir kaya, bir ağaç, bir küçük ev, çok defa alınan resimleri bir tablo kadar güzelleştirir. Halbuki aynı resimden bu ilk plandaki ufak şeyleri çıkartacak olursak çıplak ve çirkin bir netice ile karşılaşmış oluruz. Fakat birinci plandaki bu gibi şeylerin resmin ana fikrini ihlâl etmemeleri ve büyüklükleriyle genel manzarayı örtmemeleri için, onları daima resmin kenarlarına tesadüf ettirmeniz lazımdır.' Arkasından, biz bu son derece faydalı ve pratik bilgilerin devamını beklerken, O üstün yaratıcı kişiliğiyle gene hepimizi şaşırttı: Filozofik bir ruh haleti içinde bulunduğunu belli eden ve gözlerimiz yaşartan bir ses tonu ile, 'Fotoğraf Sanatı, olmayan ışığın içinde gizli, gözle görülmeyen görüntüyü hissetmek ve bunu saygın bir duyarlılıkla yakalayabilmektir', dedi. 'Yani, nasıl oluyor?' filan diye soru sormamıza fırsat bırakmadan da, 'Tamam çocuklar, vaktiniz doldu!' diyerek ayağa kalktı ve bize kapıyı göşterdi. Evimize dönerken hepimize bir durgunluk çökmüştü, aklımızda kolay cevap bulamayacağımız, hatta formüle etmekte bile zorlandığımız birsürü soru vardı, kaldı ki, O'nunki gibi bir kamerayı almaya kimin parası yeterdi?"

(yazar, sonra da ABDye tahsile gider...)
"Ben Amerika'dayken, beni şaşırtan davranışların arasında, oralı insanların sürekli öğrenme ve kendilerini yenileme ihtiyacında bulunmaları gelmişti. Bizdeki gibi akşam saat beşte kapanmayan üniversitelerde, liselerde, tüm öğrenim kurumlarında her isteyene birçok dalda gece eğitimleri verilmekteydi. Bunlar, Bankacılık, sosyolojik çesitli konular vs. gibi ciddi ve akademik alanlarda olduğu kadar, ev idaresi, otomobil tamiri gibi gayet pratik konularda; ve bu iki kategoriye de sokulabilecek muhtelif sanat dallarında olabiliyordu; hatta ben de bir dönem
yaratıcı yazın dersleri vermiştim. Öğrenciler, gerek iş hayatında yükselmek isteyen ve mesleki bilgilenme gereksinimi duyan gençler, gerek belli bir yaşa gelmiş ve bilgilerini yenilemek veya bambaşka bir dalda bilgilenmek isteyen orta yaşlılar arasından çıkıyordu. Çocukları büyüdükten sonra boş vakte kavuşan ev hanımlarıyla emekliler özellikle sanat ve edebiyat konularındaki kurslara giderken, gençlerin daha pratik ve çabuk sonuçlar aradığı söylenebilirdi. Bizim okulda da böyle bir orta yaşlı hanım vardı, evlilik ve çocuklar yüzunden ara vermiş olduğu lisansüstü çalışmalarına devam edip oldukça ilginç ve çağdaş eserler yaratmayı başarmıştı..."

Biz başa dönersek, şimdi, 1993 sonunda, fotoğrafçılık dünyamıza da yeni bir kuşak geliyor; ve bunlar objektif, akademik, bilimsel çalışmanın ve araştırmanın değerini (ve zorluğunu) biliyorlar, gerçek ve samimi bir merak yüklüler. Esprinin, hayalgücünün, yaratıcılığın sınırlarını zorlamanın ve bilgilenmenin kaçınılmaz zorunluluğunun farkındalar. İyi niyetliler, dünya diye bir yerde yaşadıklarının bilincindeler ve bundan korkmuyorlar, ezilmiyorlar; anlamsız demagojilerle zaman yitirmeyip ögrenmek ve yapmak istiyorlar (akılları kefen paralarında değil); Michael Jackson'lardan, Madonna'lardan ve (yerli ve yabancı) dinozorlardan fırsat bulurlarsa da, yapacaklar, başaracaklar. Geçmişe değil geleceğe, ölüme değil yaşama yönelik bu gençlere engel değil destek olmamız lâzım. Sonuçta insan umutlu olmak ve bunun için gerekli koşulların yaratılmasına katkıda bulunabilmek istiyor.

Aralık l993, Arredamento Dekorasyon, Yılbaşı yazısı.

Bu yazıdan sonra geçen altı yılı aşkın sürede umutlu kalabilmek bayağı çaba gerektirdi. Birçok başka alanda da olduğu gibi, fotoğrafçılıkta da, kıskançlık, cehalete övgü ve tembellikle fırsatçılığa prim verilmesi gelişmeyi engelliyor. Böyle tatsız bir ortamın "kurbanı" durumundaki gençlerden fazla birşey istemeye hakkımız olmadığını düşünüyorum. Ama gene de...

*Bedri Baykam'ın, 1999'da artık olmayan bu barı Tepebaşındaydı, adı da galiba "Dadaist" idi.

İkinci bölüm için tıklayınız


| Nazif Topçuoğlu'ya Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |