Paralax Görsel Kültür Arşivi 025


  Ayıp bir ifşaat
Hakan Akçura


Orhan Cem Çetin,
"Sanat Geldi Hoş Geldi (I)" yazısını (a)lt.zin(e)'de yayınlandıktan sonra, günlük uğraşlarımdan olan, Cem ve yanı sıra 20-25 arkadaşımın bilgisayarlarındaki -hala varlığından habersiz oldukları- truva atlarım sayesinde yaptığım günlük turumda ne buldum bilemezsiniz... Cem'in bilgisayarında, bir Word 6.0 dökümanı ve başlığı "Sanat Geldi Hoş Geldi (I)-İlk"... Nasıl yani! "İlk" mi! Açtım okudum. (Ayıp biliyorum ama zaten orada olmam da ayıptı.) Meğer Cem, sözkonusu yazıyı yollamadan önce, aslında yazıda varolan ve bence zihin akışına dair -çok önemli- ipuçlarını veren kimi cümleleri (aslında bu cümleleri içeren parantezleri) silmemiş mi?! Ne yapayım, ne yapayım, diye diye turluyorum günlerdir odamı... Sizlerin o yazının ilk halini bilmesi elzem, bana göre! Eeee, nerede yayınlayacağım; bugünlerde tek ParalaX'ta yazıyorum. Etik bir sorun sözkonusu elbet ama nasılsa beni herkes "dikizi seven bir çağdaş sanatçı" olarak tanıyor... Of offfff...

Sonunda, benden günah gitsin, ben bu yazıyı aldığım gibi ParalaX'a yollayayım dedim. Kötü ihtimalle yayınlanmaz, daha kötü ihtimalle Cem'le arkadaşlığımız biter, en kötü ihtimalle makinesine Norton Antivirüs'ün yanı sıra ZoneAlarm koyar ve makinesine giremem, dedim ve yolladım ParalaX'a... Bu yazdıklarımı okuyorsanız, altta da o meş'um yazıyı bulacaksınız. İşte gerçek!:


"Sanat Geldi Hoş Geldi (I)-İlk"

Merhaba sevgili Kurşunsuz Asker izleyicileri. Aranızda uzun süredir beni takip edenler var. Metinlerimi arşivden değil de ait oldukları ayların içinde okuyanlar, benim mevsimlerden ne kadar çok etkilendiğimi, pencerenin dışında olup bitenlerin hem gündemimi hem de ruh halimi büyük ölçüde belirlediğini farketmişlerdir.

Yoksa uyduruyor muyum? İşte buyurun. Kış aylarında daha bir şüpheci, biraz daha ciddi olabiliyorum. Ve sizi hemen uyarıyorum. Eğer yüzünüzde alışkanlıkla bir gülümseme belirdiyse lütfen onu hemen silin, zira bu bir mizah yazısı değildir. Gerçekten.

İçinde bulunduğumuz mevsimin ıslak ve soğuk olması dışında çok önemli bir özelliği daha var. Hayır Ramazan değil. Zira Ramazan mevsimsel bir olay değil. Efendim, biliyorsunuz bu aylarda sanat sezonu açılıyor. Yazın harıl harıl düşünen ve çalışan sanatçılar, birbiri peşisıra eserleriyle ortaya çıkıp, özellikle büyük kentlerde -deyim yerindeyse- büyük resmi geçitler oluşturuyorlar.

Ben de geride kalır mıyım? Aylardır hatta yıllardır hiç belli etmeden, büyük bir kararlılıkla ve sinsice hazırladığım bazı eserlerimi az sonra sizlere sunacağım.

"Nasıl yani?" diyeceksiniz haklı olarak. Ama önce biraz çağdaş sanat denilen bir tözden söz etmemiz gerekiyor. Uzun süredir kafayı bu konuya takmış bulunmaktayım. Bazı faaliyetlerim de oldu, bilen biliyordur. Çağdaş sanat dendiğinde herkesin aynı şeyi anladığına ve başkalarının da aynı şeyi anladığına inandığına inanıyorum. Yani bir kolektif inanç hali. Zaten bu kavram üzerinde uzlaşmanın bir başka somut yolu da yok. Tıpkı "Tanrı" kavramı gibi, çağdaş sanatın da eksiksiz, bütünsel bir tanımı yapılamıyor, ancak tezahürlerinden bazı çıkarsamalar yapılabiliyor ve bir ortak imge varsayılıyor. İlginçtir, kolayca da uzlaşılıyor. Yani çağdaş sanat yapanlar hemen teşhis edilebiliyorlar. Adeta buna dair bir içgüdümüz var.

Şunu da diyebilirsiniz tabii, (a)lt.zin(e) ailesi ne yapıyor burada yıllardır? Burada yapılan şey de çağdaş ve sanat değil mi? Hayır efendim. Düdükle tencereyi yanyana koyduğunuzda düdüklü tencere olmuyor. O başka, o başka.
(Şimdi burada aslında çağdaşlığa düdüklük, sanata da tencere dediğimi iddia edecek olanlar çıkacak. Biliyorum. Ne gam!) Siz zaten anladınız benim demek istediğimi, işte o yukarıda sözünü ettiğim çağdaş sanat içgüdüsü sayesinde.

Ciddi bir yazı okuduğunuzu bir kere daha hatırlattıktan sonra, çağdaş sanatın önemli bir özelliğine geçiyorum. O da, yapılan işin kavramsal olması. Hatta çağdaş sanata kavramsal sanat dendiği de oluyor.
(Şimdi burada yine birileri, aslında kavramsal sanatın, çağdaş sanat içindeki okullardan -bu okul lafına da gıcık olurum aslında ya!- sadece biri olduğunu, samana sap dediğimi iddia edecekler... Ne olmuş! Diğer "okullardan" sanatçılar da giderek daha "kavramsal" olmaya çalışıyorlarsa, bu benim suçum mu ki?!) Bu ne demek? Efendim yine tarifini tam olarak yapmak mümkün değil ama tezahürüne baktığımızda, geleneksel sanattan farklı olarak, ortaya çıkan sanat eserinde eserin kendisinden çok onun meydana gelmesine yol açan düşüncenin önemli olduğunu görüyoruz. (Bu parantezlerin sonu yok bu gidişle... Ama ben kimi artniyetli ve üstelik "çağdaş sanatçı" okurlarımı tanımam mı! İster istemez onlardan önce ben doldurmalıyım satıraralarını. Efendim, bu dediğimde de "kendisinden çok...düşüncenin önemli olduğuna" dememe eleştiri oklarını yöneltecekler. Tamam, biz de biliyoruz herhalde onların gözünde düşüncenin, sanat eserinin kendisinden, sanat eserinin kendisinin de düşünceden ayrılamayacağına inandıklarını... Ama ben.. ben ayıramam mı bu ikisini!? Di mi ya! "Sanat eserinin kendisi önce işçiliğinden belli olur, diyemem mi?) İşçilik pek önemli değil. İşçiliği kimin yaptığı da pek önemli değil. Sanatçı sadece düşünüp işi başkasına yaptırabiliyor. İyi valla. Neyse. Bu tabii insanlık için yeni bir durum değil. Biliyorsunuz muharebeleri hep komutanlar kazanmıştır. (Bak itiraf ediyorum, bu cümleyi epey düşünüp yazdım. Yanlış anlamayın, benzetmenin ögeleri gerçekten benzeşiyor mu acaba kaygısıyla değil. Komutanları onlara -elbette ki onları da komutanlara- benzetmek, paye vermek gibi geldiğinden bir an... Ama biliriz, savaşları ordular kazanır. Di mi? Öyle di mi! Şimdi de kafam karıştı, ordular "işçilik" mi yani bu benzetmede... Neyse; anladınız bence çağdaş sanat içgüdünüzle... Aslında bu içgüdüyü kazandırmış olması, çağdaş sanatçıların en sevdiğim yanı bir yandan. Laf aramızda!)

Efendim, sıra geldi benim eserlerime. Ben de diyorum ki, eh, madem işçilik önemli değil, önemli olan düşünce, sadece düşünüp ortaya düşünceyi koymak neden yeterli olmasın? Zaten görüyoruz ki çağdaş sanat etkinlikleri az kişi tarafından izlenip, çok kişi tarafından konuşuluyor. O az kişiyi de feda edelim gitsin, biz yani pardon ben de işçilik külfetinden bütünüyle kurtulayım. Projeyi burada ayrıntısıyla anlatayım, tescil edilmiş olsun. Ne ben yapayım, ne de başkası yapabilsin.
(Ama yaparlarsa... Hım. Kimi yeni çağdaş sanatçılar var, bunu bile yapabilirler aslında biliyor musunuz! Benim de bir "imza" derdim vardır ki, düşman başına... Bunca laf edip de ardından dava açacak halim yok ya... Varsın yapsınlar; ne diyeyim... Aslında benim derdimin proje kabızı sanatçıların, kendinden menkul yaratımları olduğunu ve ekmekli sandviçlerle rafları doldurduklarında işte böyle susamadığımı nasılsa anladınız!)

Buyurun sanat galerime:

Ah az daha unutuyordum. Bu arada, iki önceki "Metropol Eğlenceleri" başlıklı yazımda anlatılan kimi etkinliklerin de bugün "Performans Sanatı" dediğimiz kategoriye ait olduklarını bilmem farketmiş miydiniz?
(O etkinliklerin kimisinin,-özellikle metronun baştan ne kadar dik olduğu farkedilmeyen o yürüyen merdivelerinde, her basamakta giderek artan bir korkuya kapılan- sevgili metropolümün delileri ve "normal" yaşlıları tarafından zaten yapıldığını söyleyen "çağdaş sanatçıların" çekememezliklerini de size şikayet etmeyi borç biliyorum.) Bu hainliğimden dolayı özür dileyerek sizi tekrar buyur ediyorum.

Bana Kendini Anlat
Otomatik meşrubat makinelerine benzeyen metal bir dolap. Bir yanında para atma yeri, altta ise herhangi bir armağan çıkacakmış gibi görünen bir bölmesi var. Üstte de, ayakta durduğunuzda başınızı içeri doğru uzatabileceğiniz, kenarlarına yüzünüzü dayayabileceğiniz bir açıklık bulunuyor. Kenarlar yumuşak, süngersi bir madde ile takviyeli, halkın yüzünü incitmesin, hem de biraz sonra o açıklıktan içeri doğru konuşurken ses ve ışık izolasyonu sağlansın diye. Arkadan bir kablo çıkıp prize bağlanıyor. Dolabın ya da aygıtın, her neyse işte, üstünde Bana Kendini Anlat yazıyor. Para deliğinin yanında da, "100 bin lira atıp düğmeye basın ve başınızı içeri sokup 1 dakika boyunca kendinizi anlatın, kazanın!" yazıyor.

Bunu yaptığınızda, hiçbir şey olmuyor. Yani hediye mediye gelmiyor. Sürenin bittiğini belirten bir zil sesi ile yetinmeniz gerekiyor. O halde ne kazandınız? 1 dakikanın insanın kendisini anlatması için fazlasıyla uzun bir süre olduğunu hayretle öğrenmenin yanı sıra kendinizle ilgili içgörü kazandınız. Sadece 100 bin lira karşılığında, hiç fena değil eh? (Bu yazının yazıldığı tarihte 1$ = 690 bin TL)

Göz Ruleti
Açık alana yerleştirilmiş bir konstrüksiyon. 1.5 x 6 metre boyutlarında bir alanı kaplıyor ve yüksekliği 3 metre. Gri boyalı. 6 metrelik cephelerden birinde, eşit aralıklarla monte edilmiş 6 dikdörtgen göz deliği var. Evlerdeki balık gözü olanlardan değil, bahçe kapılarındaki gibi, iki gözünüzü ve biraz da çehrenizi gösteren, kapaklı göz deliklerinden.

Etkinlik bütün bir gün sürer. İzleyiciler gelip, kayıt masasından sıra numarası alırlar ve 6'lı gruplar halinde göz deliklerinin önüne dizilirler. Delikler aynı anda açılır ve birinde sanatçının (ayıptır söylemesi, benim) gözleri varken, diğerleri boştur. O beş kişi söylene söylene uzaklaşır, ya da yeniden sıra numarası alıp kuyruğa girerken, talihli izleyici belli bir süre boyunca sanatçıyla bakışır. Bu iki kişi sadece bakışlarıyla, sadece onların yaşadığı, tekrarlanamayacak, anlatılamayacak, aktarılamayacak, intim, eşsiz bir tecrübeden geçerler. Bu bakışmanın ne kadar süreceği, ikisinden birinin vereceği karara bağlıdır. Rulet yarım saatte bir, sıradaki izleyicilerle tekrarlanır. Bakışma yarım saatten uzun sürerse, sıradaki grup bir sonraki yarım saat başını bekler. Sanatçının hangi göz deliğinden çıkacağının tabii ki hiçbir kuralı yoktur ama bunu da yazmak lazım.

Şu anda duygularım çok yükseldi. Burada kesiyorum, önümüzdeki ay devam ediyorum, daha ne projeler var bende.

Orhan Cem Çetin, Kasım 2000
H.A. Ocak 2001

| Hakan Akçura'ya Mektup | Aynalarımı İstiyorum | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |