| |
"Kavram"
karmaşası...
Murat
GermenBir
önceki yazımda (paralaX 020) zikredilenler, daha önce pek
çok defa yapılmış bazı tartışmalara konu oluşturmaktadır
şüphesiz. Fakat ne yazık ki aktarılmak istenenlerin
anlaşılmaz bir biçimde şahsi bir düzleme
getirilmesi, gazete köşe yazarları polemiği kıvamında
bir yazıya dökülmesi ve hakarete varan saldırgan bir
tutuma dönüştürülmesi insanı şaşırtıyor.
Sorunum "kavramsal sanat" ile değil; çağdaş
sanat adına yapılan bazı içi boş işlerin, kavramsal
sanat tanımının esnekliğini araç olarak kullanarak,
önümüze "işmiş" gibi sunulması ile. Nazif
Topçuoğlu bunu anlamamış / anlamak istememiş ve yazılanları
nedense tümüyle kendi düşüncelerine karşı üretilmiş
tepkiler olarak algılamış (paralaX
026).
Kendisinin öne sürdüğü gibi "konu birliği,
konsept ya da herşeyi biraraya getiren bir ana
tema" fikrine nefret duyuyor değilim; yazıyı iyi
niyetle okursanız buna karşı olmadığım açıkça
ortaya çıkar. Niyet başka ise yapılacak bir şey yok
doğal olarak. Yazıdan iki cümle alıntı yapıyorum ve
"konsept"e karşı olduğum saptamasını haksız
bulduğumu belirtmek ve tekzip etmek istiyorum:
[Önceden
belirlenmiş bir "konsept" doğrultusunda iş
yapmanın doğru ya da yanlış olduğu konusunda fikir
belirtme cüreti göstermek değil amacım, bu şekilde
yapılmış çok güzel işler var / olacak... konsept,
algılamayı kolaylaştıran ve seyirciye aktarılmak
istenen konunun daha rahat kavranmasını sağlayan bir
faktör olarak varolduğunda bariz bir fayda sağlabiliyor...]
Şimdi baştan giderek bazı şeyleri tekrar gözden geçirelim
Topçuoğlu'nun da arzu ettiği gibi. -"İyi Fotoğraf Nasıl
Oluyor Yani"de de belirttiğim gibi aklı başında
okur yazar herkes iyi bir fotoğraf çekebilir- diyor Topçuoğlu. Ben de
demeye getiriyorum ki, insan aklı başında olmasa da, eğitimli
olmasa da fotograf çekebilir ve, arada bir, fotograf
"iyi" çıkabilir (kazai ya da bilinçli
olarak). Örneğin, "kafayı tütsülemek" için
biraz ot içen (ya da daha ileri derecede etken madde
kullanan) bir kavram sanatçısının aklı bu eylem
sonrası başında değil de başka bir yerinde olabilir
ve pekala herkesin alkış tutacağı bir eser üretebilir.
Ama bu yaratı sonrası, sanatçı, o sırada çağdaş
sanat dünyasında kimler "moda" ise onların
adlarını adres vererek işini meşrulaştırmaya çalışırsa,
eylem, yaratma "sanat"ından çıkar, sunma
"sanat"ına girer. "Ya kafam iyiydi,
koptum ve bunlar çıktı işte..." demek ve yaptığını
biraz hafife almak mümkün değil midir mesela? Dolayısıyla,
yapılanın "sanat" olup olmadığı biraz da
ürettiğinizi nasıl "sunduğunuz" ile bağıntılıdır.
Topçuoğlu'nun yazısında, "Fakat iletişim-diyalog ve özellikle
de sanat gibi konular tartışıldığı zaman, bu çekilen
fotoğraf(lar)ın kendilerini bu alanlarda geliştirmiş
başka insanları da alakadar etmesi beklenir" ibaresi izliyor yukarıdaki
saptamayı. Yapılan bir işi değerlendirecek ve
"kendilerini bu alanlarda geliştirmiş başka
insanlar"ın kim olduğu çok önemlidir. Burada tek
bir insan söz konusu ise, veya o insanın değer yargılarını
paylaşan "özel" bir insan grubu varsa
"alakadar" olma gayet "keyfe keder"
bir niteliğe bürünür. Ama farklı insan gruplarından
farklı "alaka"lar alırsanız bu daha geniş
bir kitleyi içeren ve daha uzun vadeli bir kazanç olur
(maddi değil manevi kazancı kastediyorum).
Çekilen fotografın kendini sanat alanında geliştirmiş
insanları (neye ya da kime göre?) alakadar etmesini sağlamak
niyetiyle yola çıkarak bir yaratı eyleminde bulunmanın
ne derece doğru olduğu tartışılır. Böyle bir
niyet, belli durumlarda yola iyi niyetle çıkanları
kasabilir ve yapabilmeye muktedir oldukları "şey"leri
bile yapamamalarına yol açabilir. Ayrıca,
"alakadar olması beklenen insanların hepsi acaba
bu iyi niyete gerçekten değer insanlar mıdır?"
Ya da, alakadar olması beklenen insanların sayısı çok
azsa (Türkiye'deki gibi) ve bu insanlarla fikir birliği
içinde değilseniz (ki buna hakkımız var sanıyorum)
ne olacak? Benim naçizane şahsi tercihim
"sokaktaki adam"ın düşüncesini almak. Çünkü
bu tepki, çok daha gerçek, önyargısız, amaçlanana
yakın ve bazen de daha "on ikiden vurabilen"
yorumları içerebiliyor. Bu, saatlerce bir planın üzerinde
uğraşan ve çok komplike tasarım konularıyla cebelleşen
bir mimarın yanına konu ile alakasız birinin gelip
"yahu bunun kapısı nerede?" demesi ve mimarın
da "haklısın, unutmuşum..." diye cevap
vermesine benziyor biraz.
Kendilerini "geliştirmiş" insanların başkasının
yaptığı ile "alakadar" olması konusu bana,
sergi ya da bienal sonrası çağdaş sanat eserleri hakkında
yazılan eleştiri yazılarını hatırlatıyor. Bu yazıların
bazılarına baktıkça bu işin bazen bir oyuna dönüşebildiğini
görüyorum. Ortadaki eser ve yükseklik korkusu
yaratacak derecede yüksek felsefe + ünlü isimler
("isim düşürme" çok sevilen bir şeydir
bizim "entelektüel"lerimiz arasında) barındıran
yazılar arasında genellikle bağ kuramıyorum. Bu yüzden
de eleştirmenin bir mastürbasyon çabası içinde olduğunu
düşündüğüm durumlar oluyor. Sanat eleştirmeni,
asli işi yazmak ve özellikle de "komplike"
yazmak olduğu için, sanat eserinden koparak tümüyle
kendi yazmak istediklerini yazıyor ve ortaya eserden bağımsız
bir yazınsal "gövde gösterisi" çıkıyor
(tabii herkes değil, ama bunu yapanlar çoğunlukta).
Ben eseri üzerinden "edebiyat" üretilen sanatçı
olsam bu "iğfal" eylemine izin vermem. Ama ne
yazık ki sanat alanında hep "al gülüm-ver gülüm"
ilişkileri söz konusu olduğu için bu çeşit
tercihlerde pek bulunulmuyor.
"Örneğin
'belgesel' tabir edilen türdeki fotoğrafların içinde
bulunduğu sanatsal anlamdaki çıkmaz da buradan
kaynaklanmaktadır," diye devam ediyor yazı. Fotoğrafta
belgesel fotoğraf veya sanat fotoğrafı diye kesin bir
ayrım olmamalı diye düşünüyorum. Herhangi bir
nesneyi / durumu / yeri belgelemek için çekilen fotoğraf
da belli sanatsal kaygılar / kavramlar taşıyabilir. Öte
yandan, sanatsal kaygılarla hazırlanan fotoğraflar
ise, sanatçının yarattığı bir kurguyu belgeleyerek
gözümüzün önüne getirdikleri için bir bakıma
"belge" sayılabilirler. Bu yaklaşımı
tersinden okursak, "yaratıcı" olmak için amaçlanan
"kurgu"yu hayatın ta kendisi olarak algılayıp
görüntü üretmek te sanatsal boyut taşıyabilir. Sonuçta,
stüdyoda üretilen kurgu, hayatın verilerinden / tecrübelerinden
yola çıkarak oluşturulmuş bir alt bütündür ve
hayatın kendisinden çok da farklı değildir. Buna
dayanarak, hayatın kendisini kurgu olarak kullanmaya çalışmak
ve mizansen oluşturarak kendisini ifade etmeyi tercih
etmemek "belgeselci"lik sınıfına sokulmamalı.
Sanat ille de normalin dışına çıkmak değildir,
normali daha önce algılanmamış bir boyutta / ölçekte
/ içerikte vermek te sanat olarak algılanabilir.
Sanallık ve gerçeklik teması çerçevesinde baktığımızda,
özellikle "belgesel" diye nitelendirilen fotoğraf
eserlerinin gerçeğin ta kendisi olduğu söylenir.
Halbuki, fotoğraf çekerken karşımıza çıkan çok
temel bazı olguları incelediğimizde fotoğrafın gerçeğin
"bire bir" belgesi olmadığını görmek
kolaylaşır. Fotoğrafta görünenle "gerçek"
her zaman aynı olmayabiliyor. Gözümüzün doğal
ışığı algılaması ile makinenin algılaması arasında
fark var; makine olduğundan daha fazla ışık kontrastı
kaydediyor (özellikle diapozitif). Buna ek olarak, ne
kadar düzeltme filtresi kullansak da fotoğraf
filmindeki kimyasallar yapay ışığa gözümüzden çok
daha farklı bir tepki veriyorlar. Fotoğrafta belli
oranlarda çeşitli kadrajlar varken gözümüzün tanınlanmış
bir kadrajı, sınırı yok. Ayrıca, fotografla
sabitlenen bir görüntü bir daha karşımıza çıkmayabilir;
diğer bir deyişle, o an, o ışık, o kişinin hareketi
özeldir ve bunlar bir daha hiç bir araya gelmeyebilir.
Bu çerçevede bakarsak, fotoğrafın ille de gerçeği
belgelediği söylenemez. "Gerçek nedir ki
zaten?" sorusu da ayrı bir yazı konusu tabii bu
arada.
Topçuoğlu'nun aktarmaya çalıştığı
"belgeselcilik" tanımı çerçevesinde resim
sanatına bakarsak, karşısında gördüğünü resmeden
ortaçağ / rönesans resmini, "belgeselci"
tavrından dolayı sanatsal çıkmaz içinde olan bir
resim tarzı olarak ilan etmemiz gerekiyor, ki bu
herkesin cüret edeceği bir şey değildir. Günümüze
kadar gelen zaman dilimi içerisindeki resim tarihine
dikkatli bakarsak, resmin sanatsal addedilebilmesi için
ille de "soyut" ya da "gayrı
belgesel" olması gerekmediği ortaya çıkıyor.
Bir tarz daha önce denendi diye sanatsal olmamakla suçlanmamalı.
Daha önce deneyen kimdi? Denerken herşeyi kapsadı mı?
Bu, aynı konuda deneylerin bitmesi gerektiği anlamına
mı gelmeli? 1940'larda kimyasal element sayısı 92 iken
"herşey denendi / bulundu, bundan sonra başka
element yok" diyen bilim adamlarına inanmalı mıydı,
element sayısı yüzü geçtikten sonra bu insanlara ne
denmeliydi? Mutlakiyetçi tavırlar kime ne fayda getirmiş
ki şimdiye kadar?
Farklı bir stil, şahsın bir sürü şey denedikten
sonra belli sonuçlara varıp, doğal bir süreç sonrası
ortaya çıkarma ihtiyacı hissettiği bir noktadır.
Daha o süreç tamamlanmadan sırf farklı olmak için değişik
/ yeni / çağdaş bir dil seçmek zorlamadan öteye geçmez;
bunun sonucunda ortaya çıkan dil ise varlığını
uzunca bir süre sürdüremez, sürdürse de kendini
devamlı tekrarlar (30 senedir aynı resmi yapan bir
ressamla, farklı stilleri ve malzemeleri oturaklı bir
biçimde durmaksızın bir potada eriten bir ressam arasındaki
fark bunu açıklayabilir). Şahsa göre bu sürecin ne
kadar devam edeceği ve ne şekilde ifade bulacağı değişir.
Bu yönde yol katedenleri ya da katetme niyeti içinde
olanları, kafalarını taşa kendi kendilerine vurarak
ilerlemeye çalışanları bir çırpıda
"infaz" etmek sanata katkıda bulunma
potansiyeli olan insanların sayısının azalmasına yol
açar, ki bu da hiç iyi bir şey değil tabii.
Sanatın kesin olarak tanımlanmış bir sınırı var mı
ki, "şu tür fotografların sanat bağlamında
yerleri vardır, diğerlerinin ise yoktur"
diyebiliyoruz? Yani kıstas nedir, kimindir? Bir fotografı,
"yeni / çağdaş / avangard" olmasının dışında,
nereden itibaren sanat bağlamına sokmaya başlıyoruz?
Bu anlamda dijital manipülasyonlar da sanat mı
addedilmeli, yoksa sanatsal değeri olmayan belgeler
midir onlar?
Sanat ile iştigal eylemek akademik ya da dışlayıcı
bir felsefi etkinliğin yanısıra içgüdü ile yönlenen
bir eylem olarak da vücut bulabilir. Yani, çakı ile
oyulan basit bir dal parçası bile bir sanat eseri
olarak algılanabilir.
['Belgesel'
tabir edilen türdeki fotoğrafları...] dünya üzerinde
belli bir beceriyle gerçekleştiren yüzlerce - binlerce
- (milyonlarca?) fotoğrafçı vardır ve hepsi aşağı
yukarı birbirine eşdeğer olan, iyi kalitede işler üretmektedirler;
bunların benzerleri, hatta daha iyileri, ilkleri de
zaten daha önceden üretilmiştir.] demiş Topçuoğlu. Fotograf
gibi, bir santimetrelik bir kadraj oynamasında bambaşka
sonuçlar verebilecek bir alanda, insanların devamlı
birbirlerinin işlerini tekrarlaması gibi bir şeyin söz
konusu olmadığını düşününüyorum. Olsa olsa çekilen
içerik ya da çekim tarzı gibi teknik konularda
esinlenme ya da kopyalama olabilir ki, avangard addedilen
işlerde bu anlamda bolca esinlenme görüyoruz (en çok
esinlenme bu alanda oluyor aslında). Ve hatta avangard
platformda esinlenme olunca daha bir göze batıyor,
taklit edilen eser(ler) son derece şahsi kaynak(lar) oluşturdukları
ve çok rahat tanındıkları için. Avangard iş yapıyorum
diye geçinen insanların da belli avangard isimleri
taklit ederek bazı işler yaptığı ve bunları
dergilerde bastırdığı da görülmemiş birşey değildir
ülkemizde.
Hangi tür eserlerin ne gibi insanları ilgilendireceğinin
bariz bir biçimde öngörülebilecek bir mutlak gerçek
olmadığını, her an herşeyin herkesi
ilgilendirebileceğini düşünüyorum. Çağdaş sanat
eserlerinin çok üst düzeyde olabileceğini tartışılmaz
bir gerçek olarak görüyorum. Sadece, çağdaş sanat
eseri diye her ürünü beğenmek zorunda olmadığımı
ve eleştirme hakkımın olduğunu ifade etmeye çalışıyorum.
"[Sanatçının
yaptığı işlerin] bir takım yenilikler, keşifler,
buluşlar, atılım, avangardlık, çağdaşlık falan
gibi kavramlarla tanımlanan özellikler içermesi
gerekir," diyor Topçuoğlu; farklı birşeyler yapmak
kolaydır ama insanların hayatında fark yaratabilmek
kolay değildir. Sadece farklı olmanın ötesinde,
"insanların hayatına ne getiriyorum?"
sorusuna cevap bulmak gerekir. İyi olmak şöyle dursun,
bir eser, "aklı başında" izleyicide en ufak
bir heyecan bile yaratmıyorsa "farklı" olması
eser sahibi dışında kimseye bir şey kazandırmaz. İtalyan
tasarımı nesneler vardır, çok "farklı" ya
da "yaratıcı" oldukları için almadan
duramayız. Belli bir süre sonra işlevsel (yani içeriksel)
bazı aksaklıkları ortaya çıktığı için sonra
kullanmamaya başlarız bu tasarım nesnelerini. Hayatlarımızda
artık yer işgal etmemeye, bize bir şey vermemeye başlarlar.
Ben farklı olup da fark yaratamayan bazı
kavramsal işleri biraz buna benzetiyorum; bir moda
olarak lanse edilip kısa bir süre sonra ortadan
kaybolmak zorunda olan, tam tüketici toplumuna uygun bir
sığlık içeren...
Yeni, atılımcı, avangard, çağdaş olmak
"sanatsal" kabul edilebilmenin tek şartı değildir;
olsa olsa gerekebilecek ögelerden biridir sadece.
Sanatta yeni bir akımın ortaya çıkması, sadece
"sanatsal" bir dönüm noktası yaratmak
motivasyonuyla gerçekleşmeyebilir. O zamana kadar icra
edilen bir sanat tarzını, diğer bir deyişle
"klasik" olanı "iyi" icra
edemeyenin, kendi yaptığına zemin bulmak için yeni
bir akım başlattığı da olmuştur. Yeni akımları başlatan
bazı sanatçıların, yarattıkları akım öncesi
işlerine baktığınızda bazen
"klasik" addedileni pek beceremediklerini görürsünüz.
Barcelona'daki Picasso müzesinde, sanatçının kübist
çalışmalarına başlamadan önce yaptığı bazı
"klasik" resim çalışmaları yer alıyor. Çok
aydınlatıcı bu "klasik" eserleri görünce
"iyi ki Picasso kübizmin öncülerinden biri olmuş"
demekten kendinizi alamıyorsunuz. Şüphe yok ki,
Picasso'nun öncülüğünü yaptığı bu akım sanat
tarihinin en önemli kilometre taşlarından biri, ama bu
olgu, kübizm başladıktan sonra Picasso'nun yapamadığını
yapmaya devam edenlerin yaptıklarını "sanat"
dışı bırakmak için yeterli bir neden değil.
Bir işin içeriğinin yanı sıra icrasının özenli ve
kaliteli yapılması da bir "sanat" olarak
kabul görebiliyor. İngilizce "art" kelimesine
sözlükte baktığımızda, "The creation of
beautiful or thought-provoking works" (insanı düşünmeye
iten güzel işlerin üretilmesi) anlamını ilk sırada
görüyoruz ki, Topçuoğlu'nun buna itirazı olmayacaktır
sanırım. Birçok anlamın dışında bir de
"creation by human endeavor rather than by
nature" (doğadan çok insanoğlu tarafından gerçekleştirilmiş
bir yaratı); ve "the skill or ability to do
something well" (bir şeyi iyi bir şekilde
yapabilme yetisi) gibi anlamları da var
"sanat" kelimesinin. Sevinçle görüyoruz ki,
kelimelerin / kavramların anlamları için başvurduğumuz
sözlükler bizi biraz daha serbest, "sanat"
tanımını da biraz daha geniş bir yelpazede bırakıyor.
[Germen de
yazısının sonunda farkında olmadan (?) bir kavram karışıklığı
sorunu ile muzdarip olduğunu ele veriyor] diyor Topçuoğlu (fotografı
"meslek" olarak zikrettiğim bölüm
kastediliyor). Meslek ile sanat arasında bir fark görmek
/ görmemek kavram karışıklığından öte bir
tercihtir. Sanatın tanımının ne kadar sınırlı bir
kapsam içinde yapıldığına bağlı olarak meslek
kavramı sanattan ayrı tutulabilir, ya da bir görülebilir.
Hayatını sadece heykel yaparak kazanan biri için, yaptığı,
bir meslek midir yoksa bir sanat mıdır, ya da her ikisi
birden midir?
[Yani
memlekette bilmediğimiz bir de 'fotoğraf çekme yasası',
ve 'Fotoğrafçılık RTÜK'ü' mü var? İsteyen istediğini
çekemiyor mu?] diye soruyor Topçuoğlu (böyle bir RTÜK olsun
istercesine). Neyse ki yok böyle bir şey, isteyen
istediğini çekiyor şüphesiz; buna engel olunduğu
gibi bir ifade yok yazıda. Engel olunmasın ki, "çeşit"
olsun bu sayede, her ne kadar arada seviyesi düşük işler
çıksa da (ama kimse sanata en üst seviyede işler
yaparak başlamıyor herhalde). Bazı şeyler bazılarının
tekelinde olduğu sürece temcit pilavı gibi aynı
"yaratıcı" şeyleri yemeye başlıyoruz. Bu
arada sorduğu bir soru üzere kendisinin merakını
gidereyim: yazdığım bir önceki yazı kendisinin
["Fotoğraf Komiseri" yazılarındaki gibi fotoğraf
çekmenin belli bir izin gerektirdiği muhayyel
"1984" durumlarından] söz etmiyor.
[Sorun
'kitlelere ulaşamamak', yeterince beğeni ve takdir görememek,
para kazanamamak mı?] gibi akıllara durgunluk veren
bir soru da sormuş Topçuoğlu. Kendisi, yazısının
sonunda bahsettiği münzevi dünyasından biraz çıkıp
kendi yaptığı çalışmalar dışındakileri izlerse
(seviye tatmin etmeyecektir ama, neyse artık) kimlerin
ne gibi takdir topladığı konusundaki merakını rahatlıkla
giderebilir. Ayrıca kastedilen kişinin (üzgünüm ama
bu yakıştırmaları, şahsımın kastedilmiş olması
ihtimaline karşın, üstüme alınamıyorum bu çeşit
sorunlarım olmadığı için) takdir göremediğini ya
da para kazanamadığını varsayalım, o zaman hiçbir
şey söyleme hakkı olmayacak mı; bu zavallı varlık
"zenginler", "çağdaş sanatçılar"
ya da "entelektüel"ler kulübüne giremeyecek
mi? Bu mu kastedilen? Üstelik, para kazanmak, çağdaş
sanat ya da herhangi bir dalda bir başarı kıstası
olarak mı değerlendiriliyor? O zaman sanat tacirlerini
ve mesleki mafyayı da mı başarılı sayacağız? Bu
gafletten öteye geçmeyen bir değerlendirme olmaz mı?
Sanatı paraya tapanların dünyasından uzak tutmak
gerekir ki gayrı insani motivasyonlardan arınmış, içgüdüsel
ve saf (pür) bir üretim süreci ortaya çıkabilsin.
[Çünkü
bu durumdan şikayet edenler kendilerini şikayet edilen
ile aynı konuma getirmektedirler. Sanki aslında onlar
da 'fotoğrafa sahip olmak' istemektedirler.] Topçuoğlu, bana yakıştırdığı
"nefret"i aslında kendisi besliyor gibi ifade
etmiş düşüncelerini. Benim fotografa sahip olmak gibi
bir niyetim hiç yok, bilakis "şiddet içeren ve
yasaklayıcı" sahiplenmeyi doğru bulmadığımı
ifade etmeye çalıştım. Ama niyet başka olunca beyazı
siyah olarak görmek mümkün. "Komiser" olana
"komiser olabilmek" için karşı çıkma fikri
tümüyle bu fikri ortaya atana aittir. Komiser olmayı
istemek, herşeyi kontrol altına almayı arzu eden
"yasakçı" bir kişinin motivasyonudur, bense
paylaşımı diriltmeye ve tekelciliğin kimseye birşey
getirmeyeceğinden bahsetmeye çalışıyorum. Bir insanı,
ifade etmeye çalıştığının tersi ile suçlamak tam
bir "polis" tavrıdır ve bir "sanatçı"ya
hiç, ama hiç yakışmaz.
Sanat 'daha özgün, daha yaratıcı olma iddiası' gibi
gayet keyfi, geçici ve öznel konuların dışına çıkıp,
vaktini, dünyanın içinde bulunduğu pek de iyi olmayan
durumu insanların gözünün önüne sermeye harcasa
daha iyi olmaz mı? Sanat, niteliği itibariyle çark dışı
kalabilen bir platformdur; çark dışı kalabilmek
sayesinde çarktaki pislikleri farkedip insanların gözü
önüne getirebilmeli, insanların dikkatini bu konulara
çekebilmelidir. Ama öyle gözüküyor ki, sanatı da tüketim
malzemesi haline getirmek ve kendi malını satabilmek için
başkalarını dışlamak tercih ediliyor, aynen mevcut
çarkta olduğu gibi. Son bir ek olarak, kendi yaptığını
çok üstün bir noktada görenlere naçizane bir
tavsiye; varılabilecek en üst noktaya (ne ise o nokta)
vardığınızı zannederseniz, hele bir de bunu çok
erken bir zamanda hissederseniz, gideceğiniz bir yer
kalmaz. Gideceği yer kalmamak ise insanı, ne yapacağını
bilememekten mütevellit bir saldırma, yasaklama ve aşağılama
haline sokabilir. Yapılacak şeylerin hepsi bitmedi ve
daha yapılacak çok şey var diye düşünüyorum.
Sarsılmaz çağdaş sanat cumhuriyetinin yılmaz bekçilerine
selam olsun;
sanat yaptığını zannedip de aslında yapamayanlara
da, gereksinim duymaları şart olduğu anlaşılan
"fark"ı bulmaları dileğiyle...
Mart
2001
|