Paralax Görsel Kültür Arşivi 028


  "Kavram" karmaşası...
Murat Germen

Bir önceki yazımda (paralaX 020) zikredilenler, daha önce pek çok defa yapılmış bazı tartışmalara konu oluşturmaktadır şüphesiz. Fakat ne yazık ki aktarılmak istenenlerin anlaşılmaz bir biçimde şahsi bir düzleme getirilmesi, gazete köşe yazarları polemiği kıvamında bir yazıya dökülmesi ve hakarete varan saldırgan bir tutuma dönüştürülmesi insanı şaşırtıyor. Sorunum "kavramsal sanat" ile değil; çağdaş sanat adına yapılan bazı içi boş işlerin, kavramsal sanat tanımının esnekliğini araç olarak kullanarak, önümüze "işmiş" gibi sunulması ile. Nazif Topçuoğlu bunu anlamamış / anlamak istememiş ve yazılanları nedense tümüyle kendi düşüncelerine karşı üretilmiş tepkiler olarak algılamış (paralaX 026). Kendisinin öne sürdüğü gibi "konu birliği, konsept ya da herşeyi biraraya getiren bir ana tema" fikrine nefret duyuyor değilim; yazıyı iyi niyetle okursanız buna karşı olmadığım açıkça ortaya çıkar. Niyet başka ise yapılacak bir şey yok doğal olarak. Yazıdan iki cümle alıntı yapıyorum ve "konsept"e karşı olduğum saptamasını haksız bulduğumu belirtmek ve tekzip etmek istiyorum:
[
Önceden belirlenmiş bir "konsept" doğrultusunda iş yapmanın doğru ya da yanlış olduğu konusunda fikir belirtme cüreti göstermek değil amacım, bu şekilde yapılmış çok güzel işler var / olacak... konsept, algılamayı kolaylaştıran ve seyirciye aktarılmak istenen konunun daha rahat kavranmasını sağlayan bir faktör olarak varolduğunda bariz bir fayda sağlabiliyor...]

Şimdi baştan giderek bazı şeyleri tekrar gözden geçirelim Topçuoğlu'nun da arzu ettiği gibi. -
"İyi Fotoğraf Nasıl Oluyor Yani"de de belirttiğim gibi aklı başında okur yazar herkes iyi bir fotoğraf çekebilir- diyor Topçuoğlu. Ben de demeye getiriyorum ki, insan aklı başında olmasa da, eğitimli olmasa da fotograf çekebilir ve, arada bir, fotograf "iyi" çıkabilir (kazai ya da bilinçli olarak). Örneğin, "kafayı tütsülemek" için biraz ot içen (ya da daha ileri derecede etken madde kullanan) bir kavram sanatçısının aklı bu eylem sonrası başında değil de başka bir yerinde olabilir ve pekala herkesin alkış tutacağı bir eser üretebilir. Ama bu yaratı sonrası, sanatçı, o sırada çağdaş sanat dünyasında kimler "moda" ise onların adlarını adres vererek işini meşrulaştırmaya çalışırsa, eylem, yaratma "sanat"ından çıkar, sunma "sanat"ına girer. "Ya kafam iyiydi, koptum ve bunlar çıktı işte..." demek ve yaptığını biraz hafife almak mümkün değil midir mesela? Dolayısıyla, yapılanın "sanat" olup olmadığı biraz da ürettiğinizi nasıl "sunduğunuz" ile bağıntılıdır.

Topçuoğlu'nun yazısında,
"Fakat iletişim-diyalog ve özellikle de sanat gibi konular tartışıldığı zaman, bu çekilen fotoğraf(lar)ın kendilerini bu alanlarda geliştirmiş başka insanları da alakadar etmesi beklenir" ibaresi izliyor yukarıdaki saptamayı. Yapılan bir işi değerlendirecek ve "kendilerini bu alanlarda geliştirmiş başka insanlar"ın kim olduğu çok önemlidir. Burada tek bir insan söz konusu ise, veya o insanın değer yargılarını paylaşan "özel" bir insan grubu varsa "alakadar" olma gayet "keyfe keder" bir niteliğe bürünür. Ama farklı insan gruplarından farklı "alaka"lar alırsanız bu daha geniş bir kitleyi içeren ve daha uzun vadeli bir kazanç olur (maddi değil manevi kazancı kastediyorum).

Çekilen fotografın kendini sanat alanında geliştirmiş insanları (neye ya da kime göre?) alakadar etmesini sağlamak niyetiyle yola çıkarak bir yaratı eyleminde bulunmanın ne derece doğru olduğu tartışılır. Böyle bir niyet, belli durumlarda yola iyi niyetle çıkanları kasabilir ve yapabilmeye muktedir oldukları "şey"leri bile yapamamalarına yol açabilir. Ayrıca, "alakadar olması beklenen insanların hepsi acaba bu iyi niyete gerçekten değer insanlar mıdır?" Ya da, alakadar olması beklenen insanların sayısı çok azsa (Türkiye'deki gibi) ve bu insanlarla fikir birliği içinde değilseniz (ki buna hakkımız var sanıyorum) ne olacak? Benim naçizane şahsi tercihim "sokaktaki adam"ın düşüncesini almak. Çünkü bu tepki, çok daha gerçek, önyargısız, amaçlanana yakın ve bazen de daha "on ikiden vurabilen" yorumları içerebiliyor. Bu, saatlerce bir planın üzerinde uğraşan ve çok komplike tasarım konularıyla cebelleşen bir mimarın yanına konu ile alakasız birinin gelip "yahu bunun kapısı nerede?" demesi ve mimarın da "haklısın, unutmuşum..." diye cevap vermesine benziyor biraz.

Kendilerini "geliştirmiş" insanların başkasının yaptığı ile "alakadar" olması konusu bana, sergi ya da bienal sonrası çağdaş sanat eserleri hakkında yazılan eleştiri yazılarını hatırlatıyor. Bu yazıların bazılarına baktıkça bu işin bazen bir oyuna dönüşebildiğini görüyorum. Ortadaki eser ve yükseklik korkusu yaratacak derecede yüksek felsefe + ünlü isimler ("isim düşürme" çok sevilen bir şeydir bizim "entelektüel"lerimiz arasında) barındıran yazılar arasında genellikle bağ kuramıyorum. Bu yüzden de eleştirmenin bir mastürbasyon çabası içinde olduğunu düşündüğüm durumlar oluyor. Sanat eleştirmeni, asli işi yazmak ve özellikle de "komplike" yazmak olduğu için, sanat eserinden koparak tümüyle kendi yazmak istediklerini yazıyor ve ortaya eserden bağımsız bir yazınsal "gövde gösterisi" çıkıyor (tabii herkes değil, ama bunu yapanlar çoğunlukta). Ben eseri üzerinden "edebiyat" üretilen sanatçı olsam bu "iğfal" eylemine izin vermem. Ama ne yazık ki sanat alanında hep "al gülüm-ver gülüm" ilişkileri söz konusu olduğu için bu çeşit tercihlerde pek bulunulmuyor.

"Örneğin 'belgesel' tabir edilen türdeki fotoğrafların içinde bulunduğu sanatsal anlamdaki çıkmaz da buradan kaynaklanmaktadır," diye devam ediyor yazı. Fotoğrafta belgesel fotoğraf veya sanat fotoğrafı diye kesin bir ayrım olmamalı diye düşünüyorum. Herhangi bir nesneyi / durumu / yeri belgelemek için çekilen fotoğraf da belli sanatsal kaygılar / kavramlar taşıyabilir. Öte yandan, sanatsal kaygılarla hazırlanan fotoğraflar ise, sanatçının yarattığı bir kurguyu belgeleyerek gözümüzün önüne getirdikleri için bir bakıma "belge" sayılabilirler. Bu yaklaşımı tersinden okursak, "yaratıcı" olmak için amaçlanan "kurgu"yu hayatın ta kendisi olarak algılayıp görüntü üretmek te sanatsal boyut taşıyabilir. Sonuçta, stüdyoda üretilen kurgu, hayatın verilerinden / tecrübelerinden yola çıkarak oluşturulmuş bir alt bütündür ve hayatın kendisinden çok da farklı değildir. Buna dayanarak, hayatın kendisini kurgu olarak kullanmaya çalışmak ve mizansen oluşturarak kendisini ifade etmeyi tercih etmemek "belgeselci"lik sınıfına sokulmamalı. Sanat ille de normalin dışına çıkmak değildir, normali daha önce algılanmamış bir boyutta / ölçekte / içerikte vermek te sanat olarak algılanabilir.

Sanallık ve gerçeklik teması çerçevesinde baktığımızda, özellikle "belgesel" diye nitelendirilen fotoğraf eserlerinin gerçeğin ta kendisi olduğu söylenir. Halbuki, fotoğraf çekerken karşımıza çıkan çok temel bazı olguları incelediğimizde fotoğrafın gerçeğin "bire bir" belgesi olmadığını görmek kolaylaşır. Fotoğrafta görünenle "gerçek" her zaman aynı olmayabiliyor. Gözümüzün doğal ışığı algılaması ile makinenin algılaması arasında fark var; makine olduğundan daha fazla ışık kontrastı kaydediyor (özellikle diapozitif). Buna ek olarak, ne kadar düzeltme filtresi kullansak da fotoğraf filmindeki kimyasallar yapay ışığa gözümüzden çok daha farklı bir tepki veriyorlar. Fotoğrafta belli oranlarda çeşitli kadrajlar varken gözümüzün tanınlanmış bir kadrajı, sınırı yok. Ayrıca, fotografla sabitlenen bir görüntü bir daha karşımıza çıkmayabilir; diğer bir deyişle, o an, o ışık, o kişinin hareketi özeldir ve bunlar bir daha hiç bir araya gelmeyebilir. Bu çerçevede bakarsak, fotoğrafın ille de gerçeği belgelediği söylenemez. "Gerçek nedir ki zaten?" sorusu da ayrı bir yazı konusu tabii bu arada.

Topçuoğlu'nun aktarmaya çalıştığı "belgeselcilik" tanımı çerçevesinde resim sanatına bakarsak, karşısında gördüğünü resmeden ortaçağ / rönesans resmini, "belgeselci" tavrından dolayı sanatsal çıkmaz içinde olan bir resim tarzı olarak ilan etmemiz gerekiyor, ki bu herkesin cüret edeceği bir şey değildir. Günümüze kadar gelen zaman dilimi içerisindeki resim tarihine dikkatli bakarsak, resmin sanatsal addedilebilmesi için ille de "soyut" ya da "gayrı belgesel" olması gerekmediği ortaya çıkıyor.

Bir tarz daha önce denendi diye sanatsal olmamakla suçlanmamalı. Daha önce deneyen kimdi? Denerken herşeyi kapsadı mı? Bu, aynı konuda deneylerin bitmesi gerektiği anlamına mı gelmeli? 1940'larda kimyasal element sayısı 92 iken "herşey denendi / bulundu, bundan sonra başka element yok" diyen bilim adamlarına inanmalı mıydı, element sayısı yüzü geçtikten sonra bu insanlara ne denmeliydi? Mutlakiyetçi tavırlar kime ne fayda getirmiş ki şimdiye kadar?

Farklı bir stil, şahsın bir sürü şey denedikten sonra belli sonuçlara varıp, doğal bir süreç sonrası ortaya çıkarma ihtiyacı hissettiği bir noktadır. Daha o süreç tamamlanmadan sırf farklı olmak için değişik / yeni / çağdaş bir dil seçmek zorlamadan öteye geçmez; bunun sonucunda ortaya çıkan dil ise varlığını uzunca bir süre sürdüremez, sürdürse de kendini devamlı tekrarlar (30 senedir aynı resmi yapan bir ressamla, farklı stilleri ve malzemeleri oturaklı bir biçimde durmaksızın bir potada eriten bir ressam arasındaki fark bunu açıklayabilir). Şahsa göre bu sürecin ne kadar devam edeceği ve ne şekilde ifade bulacağı değişir. Bu yönde yol katedenleri ya da katetme niyeti içinde olanları, kafalarını taşa kendi kendilerine vurarak ilerlemeye çalışanları bir çırpıda "infaz" etmek sanata katkıda bulunma potansiyeli olan insanların sayısının azalmasına yol açar, ki bu da hiç iyi bir şey değil tabii.

Sanatın kesin olarak tanımlanmış bir sınırı var mı ki, "şu tür fotografların sanat bağlamında yerleri vardır, diğerlerinin ise yoktur" diyebiliyoruz? Yani kıstas nedir, kimindir? Bir fotografı, "yeni / çağdaş / avangard" olmasının dışında, nereden itibaren sanat bağlamına sokmaya başlıyoruz? Bu anlamda dijital manipülasyonlar da sanat mı addedilmeli, yoksa sanatsal değeri olmayan belgeler midir onlar?

Sanat ile iştigal eylemek akademik ya da dışlayıcı bir felsefi etkinliğin yanısıra içgüdü ile yönlenen bir eylem olarak da vücut bulabilir. Yani, çakı ile oyulan basit bir dal parçası bile bir sanat eseri olarak algılanabilir.

['Belgesel' tabir edilen türdeki fotoğrafları...] dünya üzerinde belli bir beceriyle gerçekleştiren yüzlerce - binlerce - (milyonlarca?) fotoğrafçı vardır ve hepsi aşağı yukarı birbirine eşdeğer olan, iyi kalitede işler üretmektedirler; bunların benzerleri, hatta daha iyileri, ilkleri de zaten daha önceden üretilmiştir.] demiş Topçuoğlu. Fotograf gibi, bir santimetrelik bir kadraj oynamasında bambaşka sonuçlar verebilecek bir alanda, insanların devamlı birbirlerinin işlerini tekrarlaması gibi bir şeyin söz konusu olmadığını düşününüyorum. Olsa olsa çekilen içerik ya da çekim tarzı gibi teknik konularda esinlenme ya da kopyalama olabilir ki, avangard addedilen işlerde bu anlamda bolca esinlenme görüyoruz (en çok esinlenme bu alanda oluyor aslında). Ve hatta avangard platformda esinlenme olunca daha bir göze batıyor, taklit edilen eser(ler) son derece şahsi kaynak(lar) oluşturdukları ve çok rahat tanındıkları için. Avangard iş yapıyorum diye geçinen insanların da belli avangard isimleri taklit ederek bazı işler yaptığı ve bunları dergilerde bastırdığı da görülmemiş birşey değildir ülkemizde.

Hangi tür eserlerin ne gibi insanları ilgilendireceğinin bariz bir biçimde öngörülebilecek bir mutlak gerçek olmadığını, her an herşeyin herkesi ilgilendirebileceğini düşünüyorum. Çağdaş sanat eserlerinin çok üst düzeyde olabileceğini tartışılmaz bir gerçek olarak görüyorum. Sadece, çağdaş sanat eseri diye her ürünü beğenmek zorunda olmadığımı ve eleştirme hakkımın olduğunu ifade etmeye çalışıyorum.

"[Sanatçının yaptığı işlerin] bir takım yenilikler, keşifler, buluşlar, atılım, avangardlık, çağdaşlık falan gibi kavramlarla tanımlanan özellikler içermesi gerekir," diyor Topçuoğlu; farklı birşeyler yapmak kolaydır ama insanların hayatında fark yaratabilmek kolay değildir. Sadece farklı olmanın ötesinde, "insanların hayatına ne getiriyorum?" sorusuna cevap bulmak gerekir. İyi olmak şöyle dursun, bir eser, "aklı başında" izleyicide en ufak bir heyecan bile yaratmıyorsa "farklı" olması eser sahibi dışında kimseye bir şey kazandırmaz. İtalyan tasarımı nesneler vardır, çok "farklı" ya da "yaratıcı" oldukları için almadan duramayız. Belli bir süre sonra işlevsel (yani içeriksel) bazı aksaklıkları ortaya çıktığı için sonra kullanmamaya başlarız bu tasarım nesnelerini. Hayatlarımızda artık yer işgal etmemeye, bize bir şey vermemeye başlarlar. Ben farklı olup da fark yaratamayan bazı kavramsal işleri biraz buna benzetiyorum; bir moda olarak lanse edilip kısa bir süre sonra ortadan kaybolmak zorunda olan, tam tüketici toplumuna uygun bir sığlık içeren...

Yeni, atılımcı, avangard, çağdaş olmak "sanatsal" kabul edilebilmenin tek şartı değildir; olsa olsa gerekebilecek ögelerden biridir sadece. Sanatta yeni bir akımın ortaya çıkması, sadece "sanatsal" bir dönüm noktası yaratmak motivasyonuyla gerçekleşmeyebilir. O zamana kadar icra edilen bir sanat tarzını, diğer bir deyişle "klasik" olanı "iyi" icra edemeyenin, kendi yaptığına zemin bulmak için yeni bir akım başlattığı da olmuştur. Yeni akımları başlatan bazı sanatçıların, yarattıkları akım öncesi işlerine baktığınızda bazen "klasik" addedileni pek beceremediklerini görürsünüz. Barcelona'daki Picasso müzesinde, sanatçının kübist çalışmalarına başlamadan önce yaptığı bazı "klasik" resim çalışmaları yer alıyor. Çok aydınlatıcı bu "klasik" eserleri görünce "iyi ki Picasso kübizmin öncülerinden biri olmuş" demekten kendinizi alamıyorsunuz. Şüphe yok ki, Picasso'nun öncülüğünü yaptığı bu akım sanat tarihinin en önemli kilometre taşlarından biri, ama bu olgu, kübizm başladıktan sonra Picasso'nun yapamadığını yapmaya devam edenlerin yaptıklarını "sanat" dışı bırakmak için yeterli bir neden değil.

Bir işin içeriğinin yanı sıra icrasının özenli ve kaliteli yapılması da bir "sanat" olarak kabul görebiliyor. İngilizce "art" kelimesine sözlükte baktığımızda, "The creation of beautiful or thought-provoking works" (insanı düşünmeye iten güzel işlerin üretilmesi) anlamını ilk sırada görüyoruz ki, Topçuoğlu'nun buna itirazı olmayacaktır sanırım. Birçok anlamın dışında bir de "creation by human endeavor rather than by nature" (doğadan çok insanoğlu tarafından gerçekleştirilmiş bir yaratı); ve "the skill or ability to do something well" (bir şeyi iyi bir şekilde yapabilme yetisi) gibi anlamları da var "sanat" kelimesinin. Sevinçle görüyoruz ki, kelimelerin / kavramların anlamları için başvurduğumuz sözlükler bizi biraz daha serbest, "sanat" tanımını da biraz daha geniş bir yelpazede bırakıyor.

[Germen de yazısının sonunda farkında olmadan (?) bir kavram karışıklığı sorunu ile muzdarip olduğunu ele veriyor] diyor Topçuoğlu (fotografı "meslek" olarak zikrettiğim bölüm kastediliyor). Meslek ile sanat arasında bir fark görmek / görmemek kavram karışıklığından öte bir tercihtir. Sanatın tanımının ne kadar sınırlı bir kapsam içinde yapıldığına bağlı olarak meslek kavramı sanattan ayrı tutulabilir, ya da bir görülebilir. Hayatını sadece heykel yaparak kazanan biri için, yaptığı, bir meslek midir yoksa bir sanat mıdır, ya da her ikisi birden midir?

[Yani memlekette bilmediğimiz bir de 'fotoğraf çekme yasası', ve 'Fotoğrafçılık RTÜK'ü' mü var? İsteyen istediğini çekemiyor mu?] diye soruyor Topçuoğlu (böyle bir RTÜK olsun istercesine). Neyse ki yok böyle bir şey, isteyen istediğini çekiyor şüphesiz; buna engel olunduğu gibi bir ifade yok yazıda. Engel olunmasın ki, "çeşit" olsun bu sayede, her ne kadar arada seviyesi düşük işler çıksa da (ama kimse sanata en üst seviyede işler yaparak başlamıyor herhalde). Bazı şeyler bazılarının tekelinde olduğu sürece temcit pilavı gibi aynı "yaratıcı" şeyleri yemeye başlıyoruz. Bu arada sorduğu bir soru üzere kendisinin merakını gidereyim: yazdığım bir önceki yazı kendisinin ["Fotoğraf Komiseri" yazılarındaki gibi fotoğraf çekmenin belli bir izin gerektirdiği muhayyel "1984" durumlarından] söz etmiyor.

[Sorun 'kitlelere ulaşamamak', yeterince beğeni ve takdir görememek, para kazanamamak mı?] gibi akıllara durgunluk veren bir soru da sormuş Topçuoğlu. Kendisi, yazısının sonunda bahsettiği münzevi dünyasından biraz çıkıp kendi yaptığı çalışmalar dışındakileri izlerse (seviye tatmin etmeyecektir ama, neyse artık) kimlerin ne gibi takdir topladığı konusundaki merakını rahatlıkla giderebilir. Ayrıca kastedilen kişinin (üzgünüm ama bu yakıştırmaları, şahsımın kastedilmiş olması ihtimaline karşın, üstüme alınamıyorum bu çeşit sorunlarım olmadığı için) takdir göremediğini ya da para kazanamadığını varsayalım, o zaman hiçbir şey söyleme hakkı olmayacak mı; bu zavallı varlık "zenginler", "çağdaş sanatçılar" ya da "entelektüel"ler kulübüne giremeyecek mi? Bu mu kastedilen? Üstelik, para kazanmak, çağdaş sanat ya da herhangi bir dalda bir başarı kıstası olarak mı değerlendiriliyor? O zaman sanat tacirlerini ve mesleki mafyayı da mı başarılı sayacağız? Bu gafletten öteye geçmeyen bir değerlendirme olmaz mı? Sanatı paraya tapanların dünyasından uzak tutmak gerekir ki gayrı insani motivasyonlardan arınmış, içgüdüsel ve saf (pür) bir üretim süreci ortaya çıkabilsin.

[Çünkü bu durumdan şikayet edenler kendilerini şikayet edilen ile aynı konuma getirmektedirler. Sanki aslında onlar da 'fotoğrafa sahip olmak' istemektedirler.] Topçuoğlu, bana yakıştırdığı "nefret"i aslında kendisi besliyor gibi ifade etmiş düşüncelerini. Benim fotografa sahip olmak gibi bir niyetim hiç yok, bilakis "şiddet içeren ve yasaklayıcı" sahiplenmeyi doğru bulmadığımı ifade etmeye çalıştım. Ama niyet başka olunca beyazı siyah olarak görmek mümkün. "Komiser" olana "komiser olabilmek" için karşı çıkma fikri tümüyle bu fikri ortaya atana aittir. Komiser olmayı istemek, herşeyi kontrol altına almayı arzu eden "yasakçı" bir kişinin motivasyonudur, bense paylaşımı diriltmeye ve tekelciliğin kimseye birşey getirmeyeceğinden bahsetmeye çalışıyorum. Bir insanı, ifade etmeye çalıştığının tersi ile suçlamak tam bir "polis" tavrıdır ve bir "sanatçı"ya hiç, ama hiç yakışmaz.

Sanat 'daha özgün, daha yaratıcı olma iddiası' gibi gayet keyfi, geçici ve öznel konuların dışına çıkıp, vaktini, dünyanın içinde bulunduğu pek de iyi olmayan durumu insanların gözünün önüne sermeye harcasa daha iyi olmaz mı? Sanat, niteliği itibariyle çark dışı kalabilen bir platformdur; çark dışı kalabilmek sayesinde çarktaki pislikleri farkedip insanların gözü önüne getirebilmeli, insanların dikkatini bu konulara çekebilmelidir. Ama öyle gözüküyor ki, sanatı da tüketim malzemesi haline getirmek ve kendi malını satabilmek için başkalarını dışlamak tercih ediliyor, aynen mevcut çarkta olduğu gibi. Son bir ek olarak, kendi yaptığını çok üstün bir noktada görenlere naçizane bir tavsiye; varılabilecek en üst noktaya (ne ise o nokta) vardığınızı zannederseniz, hele bir de bunu çok erken bir zamanda hissederseniz, gideceğiniz bir yer kalmaz. Gideceği yer kalmamak ise insanı, ne yapacağını bilememekten mütevellit bir saldırma, yasaklama ve aşağılama haline sokabilir. Yapılacak şeylerin hepsi bitmedi ve daha yapılacak çok şey var diye düşünüyorum.

Sarsılmaz çağdaş sanat cumhuriyetinin yılmaz bekçilerine selam olsun;
sanat yaptığını zannedip de aslında yapamayanlara da, gereksinim duymaları şart olduğu anlaşılan "fark"ı bulmaları dileğiyle...


Mart 2001


| Murat Germen'e Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |