1.
- Gözlerimde bir ağırlık var.
Gözlerinde tarifsiz sızılı bir ağırlık
hissediyordu. Vitrinlere yanaşıyor. Uzaklaşıp
yeniden. Bir gözlükçü vitrininde durdu. Işıklar
sarı. Yuvarlak, dikdörtgen, elips. Kemik. Bir kemik
dikdörtgen çerçeve buldu kendine. Girdi, fiyatını
sordu. Markaların hepsini tek tek sordu. Buna benzer
başka modelleri var mıymış. Aynısından olması
şart değil. Daha uygun bir fiyatlısı. Ne kadarlık
bir şey düşünüyorum? Bilmem.
Ama bilmesi gerektiğini de alttan alta hissediyordu.
Alışveriş niyetinde olmadığı çok açık.
Çıktı.
Çıktı ama başka gözlükçülere bakmalı. Bir de
çerçevesiz deneyelim.
- Ultraviyole ışınlarına çok duyarlıdır.
Güzel. Gözlük dediğin böyle olmalı. Alacak olsam
bunu alırdım.
- Alacak olsam bunu alırdım, dedi ve çıktı.
Gözlerimde bir sızı. Neden ağrıyor, batıyor. Hiç
gözlüğüm yok.
Artık gözlükçülerden başka bir şey görmez oldu.
Her birine tek tek giriyor, saatlerce kalıyor. Hepsini
tek tek deniyor. Dükkana girip çıkan müşterileri
durduruyor, onlara da soruyor:
- Nasıl, yakıştı mı?
- Yakıştı ama sizin yüzünüze yuvarlak gitmez.
- Yakışmadı, çıkarın.
- Yakıştı ama ben olsam kırmızı çerçeveliyi
denerdim. Gözlük dediğin camına da uymalı.
- Yakıştı, hiç kaçırmadan hemen alın.
Ama sonuncuya pek güvenmedi, gözlüğü çıkardı.
Kırmızı çerçeveliyi taktı. Onu da beğenmedi,
çıktı.
Eve kataloglar yığıyor. Göz doktorlarından randevu
alıyor, muayenehanelerdeki değişik katalogları da
incelemek için.
- Gözleriniz turp gibi sağlam.
- Hiç mi yok.
- Turp gibi.
Ama gözlerinde var bir ağırlık.
- Bir ağırlık, bir ağırlık. Nasıl anlatacağımı
bilemiyorum. Böyle kimi zaman da ateş basıyor.
Gözlerime bir şey yapışmış da ben onu sökeceğim,
ama sökemiyorum. Hani diş ağrısı gibi. Çekeceğim
ama elimde parçalanırsa, ya gözüm çıkarsa?
Gözlükçülerden çıkmıyor.
Gözlükçülere de söylemeye başlıyor yavaş yavaş:
- Efendim, iyi günler, bir gözlük bakıyorum,
gözlerdeki ağırlığı alsın, hafifletsin.
- Yorgunluktandır.
- Sıkı giyinin, soğuk alıyorsunuz.
- Doktora bir görünün.
- Gözlerinizi getirin bir bakalım.
Gözlükçülere söylenmeye başlıyor. Gözün g'sinden
anlamıyorlar. Tek yaptıkları camçerçeve pazarlamaya
çalışmak. Kimse bana inanmıyor. Oysa, ne ağır...
2.
Hoşt. Aa. Nasıl da takıldı peşime. Kemik kokusu mu
aldın. Bende bir şey yok. Yanlış ihbar, bende koku
yok. Çekil.
İlk kez "çekil" dediği sırada köpeğe
baktı. Şirin, mosmor bir köpek. Eflatun kuyruğunu
titrek titrek sallıyor.
Çekil başımdan. Yoluna devam etti. Bir süre sonra
köpek peşini bıraktı zaten.
3.
Gözlükçülere bakmayı sürdürüyor. Artık
kaldırmak çok güç oluyor. Gözlerini açmakta
zorlanıyor ağırlığından.
Hava soğudu. Kar taneleri iyiden iyiye düşmeye
başladı. Hele güneş açtığında, arabaların
üstünde, dal uçlarında kar gülkurusuna yakın bir
ton alıyor. Gökyüzü daha koyu.
O aldırmadan gözlükçüleri dolaşıyor. Kent
rehberlerini topluyor, kentteki bütün gözlükçülerin
haritasını çıkardı. Her gün bir semte gidiyor. Her
gün yalnızca o semtteki gözlükçüleri dolaşıyor.
Bu arada fiyat farklarını yakalıyor. Hepsini ayrı
ayrı not alıyor. Dükkanları inceliyor, satıcılarla
konuşuyor, onlara adlarını soruyor ve her birini
aklında tutuyor. Akşamları eve döndüğünde vakit
kaybetmeden öğrendiği her şeyi bir bir not alıyor.
4.
Onuncu haftanın sonunda altmış sayfalık bir defter
bitti.
5.
On birinci hafta soğuktan hasta düştü, bütün
haftayı yatakta geçirdi. Bu arada baş ağrısı
inanılmaz boyutlara ulaştı. İki gün gözünü
açamadı.
6.
Armağan.
- Çok teşekkürler, ne zahmet ettin. Bu mor çiçekleri
de çok severim.
Bir sessizlik oldu. Bir şey de diyemedi, hastalığına
verdi. Daha sonra bundan başkalarına bahsedecekti.
- Yemyeşil çiçeklere mor dedi resmen.
- Sen ne cevap verdin?
- Hiç. Hasta hasta keyfini kaçırmak istemedim.
7.
Gözlükçülerde yaşadı bir de.
- Şu vitrinde bir mor çerçeve var, uçlarında pembe
yıldız desenleri var.
- Sarı.
- Hayır, hayır mor.
- Peki, dedi. Ses çıkarmadı.
Ne de olsa müşteri.
Her zamanki gibi almadan çıktı, bir yandan da
satıcının anlayışsızlığına içerledi. Kaç kere
tarif ettim.
8.
- Turuncu bir şişesi var, diyince sevinçle baktılar
yüzüne.
- Mor olmasın?
- Ne moru?
- Bilmem işte, belki mordur.
- Mor olsa bilmez miyim canım...
9.
- "Turuncu" dedi.
- Duydum, duydum.
10.
Herkesi çağırdı.
- Bana karşı bu takındığınız tavırdan bıktım,
dedi. Herkes gökyüzüne baksın şimdi.
Açıkta toplanmışlardı. Gökyüzü masmavi, tek bulut
yok. Güneş sapsarı parlıyor.
- Ne görüyorsunuz, dedi.
İçlerinden üçü:
- Mavi, dediler. Mavi ve güneş sapsarı parlıyor.
Altı kişi koşturarak geldi:
- Gökyüzü yeşil ve güneş tupturuncu parlıyor.
Başkaları da vardı daha. Onlara da sordu bir bir:
Düşünüp taşındılar.
- Gökyüzü gri ve güneş simsiyah parlıyor.
Herkes bir iç çekti. Simsiyah parlayan güneş.
Artık birkaç kişi kalmıştı ve onlar da söylediler:
- Gökyüzü ela
- Ve güneş kıpkırmızı parlıyor
- Gökyüzü haki
- Ve güneş kahverengi parlıyor.
- Gökyüzü tenimin renginde parlıyor.
Bir kez daha baktı. Hala mor, gökyüzü bu. Gözlerini
açabiliyor hala, ama kapaklar ağır.
11.
Dolabın hemen kenarındaydı. Gözlük. Alsam, ruhu
duymaz. Ne zamandır kullanmıyor zaten.
Aldı, taktı. Ne gördüğünü anlayamadı bir süre.
Çıkardı, çevresine tekrar baktı. Bir sokak lambası,
bir koru. Pencereden görünen. Bir sokak lambası, mor.
Unutma.
Tekrar taktı. Sokak lambasına baktı. Mor sandı ilkin.
Ama mor değil. Tanımlayamadığı bir renk. Korktu.
Çıkardı ve hemen yerine bıraktı.
12.
Günler geceler, sokak lambasının tanımlayamadığı
rengi aklından çıkmadı. Bir aşk gibi rengi
düşündü, ona ad vermeye çalıştı. Sinsice gidecek
ve gözlüğü çalacak.
13.
Gözlüğü taktığında yeniden sokak lambasına
baktı. Büyük bir hazla verdiği adı sayıkladı
yüksekten. Bu gözlükle her şey artık sokak lambası
tonundan görülüyor.
14.
Gözlerindeki ağırlaşmayı önemsemiyor, çünkü yeni
renklerinden memnun. Tarlalar, demir yolu, koru. Başka
bir renk, ama tanımlayamıyor. Bir renk de değil belki.
Anlayamıyor. Şimdiye dek tanıdığı köprülerden,
nehirlerden, çatılardan çok daha farklı, anlamıyor.
Yıllarca ne gördüm ben? Aynıları değil miydi?
15.
Doya doya bu yeni rengi seyretti. Öyleki, günlerce
çıkarmadı gözlüğü gözünden. Artık hiçbir
gözlükçüye de uğramıyor. Bir gözlüğü var,
dünyayı izliyor.
16.
Kahverengi diyorlar. Mavi diyorlar. Benim gökyüzüme de
mor diyorlardı. Şimdi, benim gördüğüm de mavi
gökyüzü ve kahverengi toprak mı artık?
Nerden bilebilir.
17.
Gözlüğünü çıkardı. Gözlüğünde bir ağırlık
hissetti. Çıt. Üç cam art arda kırıldı. Mavi,
kırmızı ve beyaz.
18.
Gözleri hafif.
|