Paralax Görsel Kültür Arşivi 030


  Gözlük
Özge Baykan / Nisan 2001


1.

- Gözlerimde bir ağırlık var.

Gözlerinde tarifsiz sızılı bir ağırlık hissediyordu. Vitrinlere yanaşıyor. Uzaklaşıp yeniden. Bir gözlükçü vitrininde durdu. Işıklar sarı. Yuvarlak, dikdörtgen, elips. Kemik. Bir kemik dikdörtgen çerçeve buldu kendine. Girdi, fiyatını sordu. Markaların hepsini tek tek sordu. Buna benzer başka modelleri var mıymış. Aynısından olması şart değil. Daha uygun bir fiyatlısı. Ne kadarlık bir şey düşünüyorum? Bilmem.

Ama bilmesi gerektiğini de alttan alta hissediyordu. Alışveriş niyetinde olmadığı çok açık.


Çıktı.


Çıktı ama başka gözlükçülere bakmalı. Bir de çerçevesiz deneyelim.

- Ultraviyole ışınlarına çok duyarlıdır.

Güzel. Gözlük dediğin böyle olmalı. Alacak olsam bunu alırdım.

- Alacak olsam bunu alırdım, dedi ve çıktı.

Gözlerimde bir sızı. Neden ağrıyor, batıyor. Hiç gözlüğüm yok.


Artık gözlükçülerden başka bir şey görmez oldu. Her birine tek tek giriyor, saatlerce kalıyor. Hepsini tek tek deniyor. Dükkana girip çıkan müşterileri durduruyor, onlara da soruyor:

- Nasıl, yakıştı mı?
- Yakıştı ama sizin yüzünüze yuvarlak gitmez.
- Yakışmadı, çıkarın.
- Yakıştı ama ben olsam kırmızı çerçeveliyi denerdim. Gözlük dediğin camına da uymalı.
- Yakıştı, hiç kaçırmadan hemen alın.

Ama sonuncuya pek güvenmedi, gözlüğü çıkardı. Kırmızı çerçeveliyi taktı. Onu da beğenmedi, çıktı.

Eve kataloglar yığıyor. Göz doktorlarından randevu alıyor, muayenehanelerdeki değişik katalogları da incelemek için.

- Gözleriniz turp gibi sağlam.
- Hiç mi yok.
- Turp gibi.

Ama gözlerinde var bir ağırlık.

- Bir ağırlık, bir ağırlık. Nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Böyle kimi zaman da ateş basıyor. Gözlerime bir şey yapışmış da ben onu sökeceğim, ama sökemiyorum. Hani diş ağrısı gibi. Çekeceğim ama elimde parçalanırsa, ya gözüm çıkarsa?

Gözlükçülerden çıkmıyor.

Gözlükçülere de söylemeye başlıyor yavaş yavaş:

- Efendim, iyi günler, bir gözlük bakıyorum, gözlerdeki ağırlığı alsın, hafifletsin.
- Yorgunluktandır.
- Sıkı giyinin, soğuk alıyorsunuz.
- Doktora bir görünün.
- Gözlerinizi getirin bir bakalım.

Gözlükçülere söylenmeye başlıyor. Gözün g'sinden anlamıyorlar. Tek yaptıkları camçerçeve pazarlamaya çalışmak. Kimse bana inanmıyor. Oysa, ne ağır...


2.

Hoşt. Aa. Nasıl da takıldı peşime. Kemik kokusu mu aldın. Bende bir şey yok. Yanlış ihbar, bende koku yok. Çekil.

İlk kez "çekil" dediği sırada köpeğe baktı. Şirin, mosmor bir köpek. Eflatun kuyruğunu titrek titrek sallıyor.

Çekil başımdan. Yoluna devam etti. Bir süre sonra köpek peşini bıraktı zaten.


3.

Gözlükçülere bakmayı sürdürüyor. Artık kaldırmak çok güç oluyor. Gözlerini açmakta zorlanıyor ağırlığından.
Hava soğudu. Kar taneleri iyiden iyiye düşmeye başladı. Hele güneş açtığında, arabaların üstünde, dal uçlarında kar gülkurusuna yakın bir ton alıyor. Gökyüzü daha koyu.

O aldırmadan gözlükçüleri dolaşıyor. Kent rehberlerini topluyor, kentteki bütün gözlükçülerin haritasını çıkardı. Her gün bir semte gidiyor. Her gün yalnızca o semtteki gözlükçüleri dolaşıyor. Bu arada fiyat farklarını yakalıyor. Hepsini ayrı ayrı not alıyor. Dükkanları inceliyor, satıcılarla konuşuyor, onlara adlarını soruyor ve her birini aklında tutuyor. Akşamları eve döndüğünde vakit kaybetmeden öğrendiği her şeyi bir bir not alıyor.


4.

Onuncu haftanın sonunda altmış sayfalık bir defter bitti.


5.

On birinci hafta soğuktan hasta düştü, bütün haftayı yatakta geçirdi. Bu arada baş ağrısı inanılmaz boyutlara ulaştı. İki gün gözünü açamadı.


6.

Armağan.

- Çok teşekkürler, ne zahmet ettin. Bu mor çiçekleri de çok severim.

Bir sessizlik oldu. Bir şey de diyemedi, hastalığına verdi. Daha sonra bundan başkalarına bahsedecekti.

- Yemyeşil çiçeklere mor dedi resmen.
- Sen ne cevap verdin?
- Hiç. Hasta hasta keyfini kaçırmak istemedim.


7.

Gözlükçülerde yaşadı bir de.

- Şu vitrinde bir mor çerçeve var, uçlarında pembe yıldız desenleri var.
- Sarı.
- Hayır, hayır mor.
- Peki, dedi. Ses çıkarmadı.

Ne de olsa müşteri.

Her zamanki gibi almadan çıktı, bir yandan da satıcının anlayışsızlığına içerledi. Kaç kere tarif ettim.


8.

- Turuncu bir şişesi var, diyince sevinçle baktılar yüzüne.
- Mor olmasın?
- Ne moru?
- Bilmem işte, belki mordur.
- Mor olsa bilmez miyim canım...


9.

- "Turuncu" dedi.
- Duydum, duydum.


10.

Herkesi çağırdı.

- Bana karşı bu takındığınız tavırdan bıktım, dedi. Herkes gökyüzüne baksın şimdi.

Açıkta toplanmışlardı. Gökyüzü masmavi, tek bulut yok. Güneş sapsarı parlıyor.

- Ne görüyorsunuz, dedi.

İçlerinden üçü:

- Mavi, dediler. Mavi ve güneş sapsarı parlıyor.

Altı kişi koşturarak geldi:

- Gökyüzü yeşil ve güneş tupturuncu parlıyor.


Başkaları da vardı daha. Onlara da sordu bir bir:

Düşünüp taşındılar.

- Gökyüzü gri ve güneş simsiyah parlıyor.

Herkes bir iç çekti. Simsiyah parlayan güneş.

Artık birkaç kişi kalmıştı ve onlar da söylediler:


- Gökyüzü ela
- Ve güneş kıpkırmızı parlıyor
- Gökyüzü haki
- Ve güneş kahverengi parlıyor.
- Gökyüzü tenimin renginde parlıyor.

Bir kez daha baktı. Hala mor, gökyüzü bu. Gözlerini açabiliyor hala, ama kapaklar ağır.


11.

Dolabın hemen kenarındaydı. Gözlük. Alsam, ruhu duymaz. Ne zamandır kullanmıyor zaten.

Aldı, taktı. Ne gördüğünü anlayamadı bir süre. Çıkardı, çevresine tekrar baktı. Bir sokak lambası, bir koru. Pencereden görünen. Bir sokak lambası, mor. Unutma.


Tekrar taktı. Sokak lambasına baktı. Mor sandı ilkin. Ama mor değil. Tanımlayamadığı bir renk. Korktu. Çıkardı ve hemen yerine bıraktı.


12.

Günler geceler, sokak lambasının tanımlayamadığı rengi aklından çıkmadı. Bir aşk gibi rengi düşündü, ona ad vermeye çalıştı. Sinsice gidecek ve gözlüğü çalacak.


13.

Gözlüğü taktığında yeniden sokak lambasına baktı. Büyük bir hazla verdiği adı sayıkladı yüksekten. Bu gözlükle her şey artık sokak lambası tonundan görülüyor.


14.

Gözlerindeki ağırlaşmayı önemsemiyor, çünkü yeni renklerinden memnun. Tarlalar, demir yolu, koru. Başka bir renk, ama tanımlayamıyor. Bir renk de değil belki. Anlayamıyor. Şimdiye dek tanıdığı köprülerden, nehirlerden, çatılardan çok daha farklı, anlamıyor. Yıllarca ne gördüm ben? Aynıları değil miydi?


15.

Doya doya bu yeni rengi seyretti. Öyleki, günlerce çıkarmadı gözlüğü gözünden. Artık hiçbir gözlükçüye de uğramıyor. Bir gözlüğü var, dünyayı izliyor.


16.

Kahverengi diyorlar. Mavi diyorlar. Benim gökyüzüme de mor diyorlardı. Şimdi, benim gördüğüm de mavi gökyüzü ve kahverengi toprak mı artık?

Nerden bilebilir.


17.

Gözlüğünü çıkardı. Gözlüğünde bir ağırlık hissetti. Çıt. Üç cam art arda kırıldı. Mavi, kırmızı ve beyaz.


18.

Gözleri hafif.



| Özge Baykan'a Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |