 
Fotograflar:
Susan Watts
|
Koyun olmayan yerde keçi, Abdurrahman
Çelebi...
Murat
Germen
"Hoppalaaa, nerden çıktı bu başlık?"
diyeceksiniz. Ben de bilmiyorum, yazacağım şeyle
ilgisi yok aslında. Koyunlarla (ki ülkemizde çok var),
keçilerle (ki onlardan da çok var inadına),
Abdurrahman'la ya da çelebilerle (ki galiba onlar da az
değil) ile bir sorunum kesinlikle yok. Dolayısıyla;
inşallah koyunlar, keçiler ya da çelebiler bu
başlıktan alınmaz, niyetim kimseyi ren(ci)de etmek
değil, gerçekten...
Geçen gün bir araba firmasının yedek parça
müdürlüğünü yapan bir arkadaşın arabasıyla
otoyolda giderken beni bu yazıyı yazmaya iten konu
ortaya atıldı. "Bu kış hiç kar yağmadı"
diye hayıflanıyordu bahsi geçen kişi; ben de onun
karı çok sevdiğini düşünerek, "Hakikaten yahu,
hiç zevkini çıkaramadık!" şeklinde bir ibare
ile hislerini paylaştığımı zannettim. Sonra ortaya
çıktı ki, çok kar yağmadığı için araba
kazalarının sayısı firmanın kış dönemi
beklentilerinin altında imiş ve ısmarlanan bazı yedek
parçalar ellerinde kalmış. Sonuçta hayıflanılan,
daha az kaza olması ve dolayısıyla daha az yedek
parça satılması imiş. Yani kısacası, araba sahibi
için mal ve hatta daha önemlisi belki de can kaybına
yol açabilecek bir "kaza", bir başkası için
"kazanç" beklentisi haline
dönüşebiliyormuş. Beklenilen ve hatta arzu edilen
kazanın, yedek parça müdürlüğünü yapan kişinin
başına da gelebileceğini hesaba katmakta fayda var
sanıyorum (aklıma Red Kit maceralarındaki siyah takım
elbiseli, akbabası yanından hiç eksik olmayan ve
herhangi bir silahlı kapışmadan sonra ellerini
oğuşturarak ölülerin gelmesini bekleyen cenaze
levazımatçısı geliyor).
Bu araba sefasından eve dönüş sonrası aklıma 2-3
sene önce bir World Press Photo katalogunda gördüğüm
siyah-beyaz fotograf serisi geldi. Katalogda yer
aldığı için serinin ödül almış olduğunu
belirtmeye gerek yok belki ama gene de bilmeyenlerin
olabileceği varsayımıyla biraz World Press Photo
ödülleri hakkında bilgi vereyim. World Press Photo,
1955 yılında Hollanda'da kurulmuş bağımsız ve kâr
amacı gütmeyen bir örgütlenme (nonprofit
organization). Senelerdir dünyanın en geniş kapsamlı
ve prestijli yıllık basın fotografları
yarışmasını düzenliyor. Ödül kazanan fotograflar
bir sergi haline getirilip 35'ten fazla ülkeyi geziyor.
Yazının konusunu oluşturan fotograf serisinin
gönderildiği 1998 yılı yarışması için 115
ülkeden 3627 fotografçı 36041 fotograf teslim
etmişler. Bu sayılar işin ciddiyetini ortaya koyuyor
sanırım. Yarışma katalogu kaçırılmayacak ve
kütüphaneye girecek cinsten, estetikleri ve / veya
hikayeleri açısından insanı sarsan fotograflar
içeriyor bu kitaplar (Tabii bazılarının gerçek
doğallıkları ile çekilip çekilmediği konusunda
şüphe besleyebiliyorsunuz ama bu genel kaliteyi asla
bozmuyor).
Neyse, konumuza dönelim. Takıldığım seri Gloria
adlı uyuşturucu bağımlısı ve fuhuş işçisi bir
kadıncağızı resmediyordu. Kadının durumu hiç iç
açıcı değildi ve resimler, kadıncağızın
çaresizliğini bariz bir şekilde yansıttıkları
için, çok çarpıcı idiler. İnsanı düşünmeye (ve
belki de şükretmeye) iten bir fotograf serisi söz
konusu idi. Bu açıdan bakınca etik bir sorgulama belki
haksızlık sayılabilirdi, ama sonuç olarak ortada daha
çarpıcı başka bir gerçek vardı: Fotografları
çeken Susan Watts ödüllü bir fotografçı olarak
hayatına devam ediyor ve onun bu ödülü almasını
sağlayan Gloria ise belki artık yaşamıyordu. Bu bana
büyük bir haksızlık gibi geldi ilk gördüğümde;
benzer duyguları fotograf çekmeye başladığım ilk
zamanlarda da beslediğim için genellikle insan
fotografı çekerken çok rahat olamadım. Bu insan
fotografı çekmediğim ya da çekmek istemediğim
anlamına hiç gelmiyor, ama fotografçılıkta insan
ögesinin had safhada istismar edildiğini düşünmekten
de alıkoyamıyorum kendimi. "İnsan,"
hümaniter değil de salt bir içeriksel öge olarak
fotograf karesi içinde bazen o kadar ezbere bir biçimde
yer işgal ediyor ki; değerlendirmede estetik,
kompozisyon, renk, tasarım ilkeleri ve en önemlisi
"etik" gibi çok önemli konular ikincil planda
kalabiliyor.
Bu rahatsızlığa neden oluşturabilecek benzer
durumlardan biri de resminin çekilmesini istemeyen
birini gizlenerek ya da karşı taraf farkında olmadan
(örneğin vizörden bakmadan) çekmek. "E hiç mi
yapmadın böyle bir şey?" diyeceksiniz. Yaptım
tabii ama elden geldiğince kaçındığım bir çekim
tarzı bu (neyse ki ülkemizde insanlar siz "resmini
çekebilir miyim?" diye rahatsızlanmadan
"çeksene, çeksene!" diye atlıyorlar
önünüze -"çeksene" mafyası durumları
yani-. Şahsi dünyalara çok tanımlı setler çeken ve
özgürlüğü koruma adına paylaşımı en aza
indirgeyen yaşam tarzının bireyleri olarak biz,
nedense fotograf çekerken aynı haklara saygı gösterme
eğiliminde olmuyoruz. Yani, bizim bangır bangır
arabesk dinleyen bir şoföre "kapat şunu!"
deme hakkımız var da neden seyahatler sırasında
rastlanılan "ilginç" çehreli kişilerin bize
"çekme resmimi!" deme hakkı yok? Neden
onların bu isteklerini hiçe sayıp ve haklarını ihlal
edip bir yerlere gizlenerek ya da bir punduna getirerek
onların resimlerini çekiyoruz, bir de yetmiyormuş gibi
bunu gerçekleştirmekle övünüyoruz?
Geçenlerde bir çekimden dönerken gene fotografın
anlatmaya çalıştığım boyutunu anımasatan başka
bir konuşma oldu. Konuyu açan kişi bir profesör ve
arabayı süren kişinin otoyolda biraz hız yapmaya
başlamasından olsa gerek "Şimdi yolda bir kaza
olsa, sen de bunun resmini çeksen bayağı para eder
değil mi?" diye bana "Haydaaa, nerden çıktı
bu şimdi!" dedirten bir soru sordu. Akademik
motivasyon içinde olması beklenen birinden bu şekilde
bir soru beklemiyordum açıkçası ve "Bilmem,
herhalde..." cevabıyla konuyu geçiştirmeye
çalıştım. Keşke hiç kazaya şahit olmasam da
"bayağı para etmese..."
Mayıs 2001
|