Paralax Görsel Kültür Arşivi 031


Fotograflar:
Susan Watts

Koyun olmayan yerde keçi, Abdurrahman Çelebi...
Murat Germen


"Hoppalaaa, nerden çıktı bu başlık?" diyeceksiniz. Ben de bilmiyorum, yazacağım şeyle ilgisi yok aslında. Koyunlarla (ki ülkemizde çok var), keçilerle (ki onlardan da çok var inadına), Abdurrahman'la ya da çelebilerle (ki galiba onlar da az değil) ile bir sorunum kesinlikle yok. Dolayısıyla; inşallah koyunlar, keçiler ya da çelebiler bu başlıktan alınmaz, niyetim kimseyi ren(ci)de etmek değil, gerçekten...

Geçen gün bir araba firmasının yedek parça müdürlüğünü yapan bir arkadaşın arabasıyla otoyolda giderken beni bu yazıyı yazmaya iten konu ortaya atıldı. "Bu kış hiç kar yağmadı" diye hayıflanıyordu bahsi geçen kişi; ben de onun karı çok sevdiğini düşünerek, "Hakikaten yahu, hiç zevkini çıkaramadık!" şeklinde bir ibare ile hislerini paylaştığımı zannettim. Sonra ortaya çıktı ki, çok kar yağmadığı için araba kazalarının sayısı firmanın kış dönemi beklentilerinin altında imiş ve ısmarlanan bazı yedek parçalar ellerinde kalmış. Sonuçta hayıflanılan, daha az kaza olması ve dolayısıyla daha az yedek parça satılması imiş. Yani kısacası, araba sahibi için mal ve hatta daha önemlisi belki de can kaybına yol açabilecek bir "kaza", bir başkası için "kazanç" beklentisi haline dönüşebiliyormuş. Beklenilen ve hatta arzu edilen kazanın, yedek parça müdürlüğünü yapan kişinin başına da gelebileceğini hesaba katmakta fayda var sanıyorum (aklıma Red Kit maceralarındaki siyah takım elbiseli, akbabası yanından hiç eksik olmayan ve herhangi bir silahlı kapışmadan sonra ellerini oğuşturarak ölülerin gelmesini bekleyen cenaze levazımatçısı geliyor).

Bu araba sefasından eve dönüş sonrası aklıma 2-3 sene önce bir World Press Photo katalogunda gördüğüm siyah-beyaz fotograf serisi geldi. Katalogda yer aldığı için serinin ödül almış olduğunu belirtmeye gerek yok belki ama gene de bilmeyenlerin olabileceği varsayımıyla biraz World Press Photo ödülleri hakkında bilgi vereyim. World Press Photo, 1955 yılında Hollanda'da kurulmuş bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir örgütlenme (nonprofit organization). Senelerdir dünyanın en geniş kapsamlı ve prestijli yıllık basın fotografları yarışmasını düzenliyor. Ödül kazanan fotograflar bir sergi haline getirilip 35'ten fazla ülkeyi geziyor. Yazının konusunu oluşturan fotograf serisinin gönderildiği 1998 yılı yarışması için 115 ülkeden 3627 fotografçı 36041 fotograf teslim etmişler. Bu sayılar işin ciddiyetini ortaya koyuyor sanırım. Yarışma katalogu kaçırılmayacak ve kütüphaneye girecek cinsten, estetikleri ve / veya hikayeleri açısından insanı sarsan fotograflar içeriyor bu kitaplar (Tabii bazılarının gerçek doğallıkları ile çekilip çekilmediği konusunda şüphe besleyebiliyorsunuz ama bu genel kaliteyi asla bozmuyor).

Neyse, konumuza dönelim. Takıldığım seri Gloria adlı uyuşturucu bağımlısı ve fuhuş işçisi bir kadıncağızı resmediyordu. Kadının durumu hiç iç açıcı değildi ve resimler, kadıncağızın çaresizliğini bariz bir şekilde yansıttıkları için, çok çarpıcı idiler. İnsanı düşünmeye (ve belki de şükretmeye) iten bir fotograf serisi söz konusu idi. Bu açıdan bakınca etik bir sorgulama belki haksızlık sayılabilirdi, ama sonuç olarak ortada daha çarpıcı başka bir gerçek vardı: Fotografları çeken Susan Watts ödüllü bir fotografçı olarak hayatına devam ediyor ve onun bu ödülü almasını sağlayan Gloria ise belki artık yaşamıyordu. Bu bana büyük bir haksızlık gibi geldi ilk gördüğümde; benzer duyguları fotograf çekmeye başladığım ilk zamanlarda da beslediğim için genellikle insan fotografı çekerken çok rahat olamadım. Bu insan fotografı çekmediğim ya da çekmek istemediğim anlamına hiç gelmiyor, ama fotografçılıkta insan ögesinin had safhada istismar edildiğini düşünmekten de alıkoyamıyorum kendimi. "İnsan," hümaniter değil de salt bir içeriksel öge olarak fotograf karesi içinde bazen o kadar ezbere bir biçimde yer işgal ediyor ki; değerlendirmede estetik, kompozisyon, renk, tasarım ilkeleri ve en önemlisi "etik" gibi çok önemli konular ikincil planda kalabiliyor.

Bu rahatsızlığa neden oluşturabilecek benzer durumlardan biri de resminin çekilmesini istemeyen birini gizlenerek ya da karşı taraf farkında olmadan (örneğin vizörden bakmadan) çekmek. "E hiç mi yapmadın böyle bir şey?" diyeceksiniz. Yaptım tabii ama elden geldiğince kaçındığım bir çekim tarzı bu (neyse ki ülkemizde insanlar siz "resmini çekebilir miyim?" diye rahatsızlanmadan "çeksene, çeksene!" diye atlıyorlar önünüze -"çeksene" mafyası durumları yani-. Şahsi dünyalara çok tanımlı setler çeken ve özgürlüğü koruma adına paylaşımı en aza indirgeyen yaşam tarzının bireyleri olarak biz, nedense fotograf çekerken aynı haklara saygı gösterme eğiliminde olmuyoruz. Yani, bizim bangır bangır arabesk dinleyen bir şoföre "kapat şunu!" deme hakkımız var da neden seyahatler sırasında rastlanılan "ilginç" çehreli kişilerin bize "çekme resmimi!" deme hakkı yok? Neden onların bu isteklerini hiçe sayıp ve haklarını ihlal edip bir yerlere gizlenerek ya da bir punduna getirerek onların resimlerini çekiyoruz, bir de yetmiyormuş gibi bunu gerçekleştirmekle övünüyoruz?

Geçenlerde bir çekimden dönerken gene fotografın anlatmaya çalıştığım boyutunu anımasatan başka bir konuşma oldu. Konuyu açan kişi bir profesör ve arabayı süren kişinin otoyolda biraz hız yapmaya başlamasından olsa gerek "Şimdi yolda bir kaza olsa, sen de bunun resmini çeksen bayağı para eder değil mi?" diye bana "Haydaaa, nerden çıktı bu şimdi!" dedirten bir soru sordu. Akademik motivasyon içinde olması beklenen birinden bu şekilde bir soru beklemiyordum açıkçası ve "Bilmem, herhalde..." cevabıyla konuyu geçiştirmeye çalıştım. Keşke hiç kazaya şahit olmasam da "bayağı para etmese..."

Mayıs 2001

 

| Murat Germen'e Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |