| |
Yalanlar, Kuyruklu Yalanlar
ve Fotoğraflar*
Orhan
Cem Çetin
1839
yılı Ocak ayında, dünyada kamuoyuna gösterilen ilk
fotoğrafta, Paris'in en işlek caddelerinden biri, uzun
pozlama sonucunda bomboş görünür.
Fotoğrafçı-ressam-sahne tasarımcısı İngiliz David
Hockney şöyle diyor: "Fotoğraflar bir zamanlar
gerçeği yansıtırdı. 1850'lerde çekilen portrelerde,
hiç kıpırdamadan oturan insanlar görünür.
Gerçekten de bu insanlar çekim sırasında dakikalarca
hiç kıpırdamadan poz verirlerdi."
Vaka
1
Lise son sınıftayım. Okulun bitmesine yalnızca
birkaç hafta var. Diğer tüm erkek öğrenciler gibi
ben de bıyık bırakıyorum. Tam da o sırada idareden
vesikalık fotoğraf istiyorlar, diplomaya
yapıştırılmak için. Aksi gibi düzgün bir
vesikalığım da yok hazırda, şöyle diplomaya
yaraşır cinsten.
O zamanlar Üsküdar'da oturuyoruz. İki dirhem bir
çekirdek giyinip, Doğancılar Yokuşu'nun alt ucunda,
kaldırımdan basamakla yerin altına inilen asit kokulu
bir stüdyoya gidiyorum. Fotoğraf çekildikten sonra
benim için bir zarf açıp fişimi veriyorlar. İçimde
bir huzursuzluk. Fotoğrafçıya, "Bu vesikalık
diplomada kullanılacak. Not alın da bıyığı
rötuşlayıverin," diyorum.
Fotoğrafçı şöyle bir suratıma bakıp, "Ne
bıyığı?" diyor.
Ani ve acısız bir ölüm beklediğim o birkaç saniye
geçmek bilmiyor.
"Ne bıyığı?" diye tekrarlıyorum ben de.
Adam, "Sen, bıyık demedin mi?" diyor.
"Bıyık? Birisi bıyık mı dedi?" diyerek
sokağa atıyorum kendimi.
Vaka
2
Babam o zamanlar yanılmıyorsam Niğde'de bir köy
enstitüsünde öğretmen. İlk kez bıyık bırakıyor,
bir heves. Ancak görüntüsünü pek beğenmiyor ve
tekrar eski haline dönmeye karar veriyor. Yine de,
hazır bırakmışken bir vesikalık fotoğraf çektirip
saklamaya karar veriyor, belki de ilerde yine bıyık
bırakmaya karar verirse daha kolay caymak için.
Kasabanın yegane fotoğrafçısına gidip
vesikalığını çektiriyor. "Şu gün gel,"
diyor fotoğrafçı. Babam da oradan berbere gidip,
artık kayda geçmiş bulunan sevmediği bıyığından
kurtuluyor.
O gün geldiğinde, fotoğrafçıya gidiyor tekrar. Adam
o sırada birşeylerle meşgul. "Orda," diyor,
"masadaki kutunun içinde. Bir zahmet buluver."
Babam kutudaki zarflara tek tek bakıyor ama bulamıyor
kendisini. Bir daha, bir daha... Nafile. fotoğrafçı da
biraz asabi. Hışımla geliyor elindeki işi bırakıp.
Kutudan bir zarf çekip uzatıyor genç babama.
"İşte, al."
Zarftan çıkan fotoğrafta gerçekten babamın yüzü
var. Bize şöyle anlatırdı: "Kendimi
tanıyamadım. Sanki yoğurt yemişim de, burnuma kadar
bütün üst dudağıma bulaştırmışım gibi, tuhaf
bir görüntü."
Çekinerek itiraz ediyor, "Benim bıyığım
olacaktı," diye.
Fotoğrafçı masadan uzaklaşırken, daha fazla itiraza
yer bırakmayacak bir sesle, "Bıyık sana
yakışmamıştı, ben de rötuşladım," diyor.
"Bak zaten sen de kestirmişsin."
Vaka
3
Askere gitme telaşı içindeyim. Formalitelerden biri de
sağlık raporu. Haydarpaşa Asker Hastanesi'ne gidip
işlemlere başlıyorum. Herşey tuhaf, herşey
şaşırtıcı. Benimle aynı durumdaki 50 - 60 kişiyle
birlikte, ellerimizde gittikçe kalınlaşan evrak
tomarlarıyla servis servis dolaşıyoruz. Her fırsatta
azar işitiyoruz. En sık duyduğumuz laf da,
"Halıya basma!" Sadece yüzümüze bakılarak
idrar tahlili yapılmasından sonra sıra akciğer
mikrofilmine geliyor.
O işi de tamamladıktan sonra ertesi gün geri gelmek
üzere ayrılıyoruz hastaneden.
Sonraki gün bizi kötü bir sürpriz bekliyor. Filmler
"çıkmamış". Başka da bir açıklama yok.
Bir doz daha x-ışını yiyip yine ayrılıyoruz oradan.
Ertesi gün, artık çok iyi tanıdığımız görevli,
elinde bir deste filmle bizi karşılıyor ve diyor ki,
"Yine bir sorun var. Kaset iyi yerleşmemiş. Seri
numaraları görünmüyor. Hangi film kime ait
anlaşılamıyor. Bir daha çekilecek."
Bu defa galeyana geliyoruz. Tartışma gittikçe
büyüyor. Sonunda, adamın üstüne yürüyüp elindeki
filmleri zorla alıyor ve gelişigüzel paylaşıyoruz.
Böylece, hiç tanımadığım birinin akciğerleri ile
gidiyorum askere.
Vaka
4
Boğaziçi Üniversitesi'nde, Sosyal Psikoloji Yüksek
Lisans öğrencisiyim. Şimdi hayatta olmayan, William
Ayhan LeCompte adında Amerikalı bir hocam var. Yüz
ifadeleri üzerine araştırmalar yapıyor. O
fotoğrafçılığa, ben de psikolojiye meraklı
olduğumdan, iyi anlaşıyoruz. Beni asistanı ilan
ediyor. Araştırmasının bir aşamasında, belli bir
ortamdaki insanların yüz ifadelerinden o ortamın
"duygu profili" hassas bir biçimde
ölçülebilir mi, anlamaya çalışıyor. Şöyle bir
düşüncesi var: Yöntemin geçerliliğini belirlemeye
çalıştığımıza göre, önce belli bir popülasyon
seçelim. Aynı insanların yüzlerini, duygu profilini
bildiğimiz iki farklı ortamda teleobjektifle
görüntüleyelim. Daha sonra bu fotoğrafları
harmanlayıp, yüz ifadesi okuma konusunda eğitilmiş
bir gruba gösterelim. Bakalım iki farklı ortamda
çekilmiş fotoğrafları ne kadar
ayrıştırabilecekler.
Uzun beyin fırtınası seanslarından sonra
popülasyonumuzu seçiyoruz: İlkokul öğrencilerinin
velileri. İki farklı ortamımız da, 23 Nisan
törenleri ve ortaokullara giriş sınavları. Birinci
ortamda mutlu, gururlu, ikinci ortamda ise endişeli,
düşünceli yüzler yakalayacağımızı
düşünüyoruz.
Hatta bundan eminiz.
Fotoğraflar çekiliyor. Dia haline getiriliyor.
Deneklere hiçbir ipucu vermemek için, dialarda
yüzlerin dışındaki giysi, arkaplan vb. görüntüler
o zamanlar grafikerlerin kullandığı ve tavşan
kanından elde edildiği rivayet edilen,
"abdeck" adlı örtücü boyayla kapatılıyor.
Puanlama formları hazırlanıyor ve sonunda deney
gerçekleşiyor. Bölüm öğrencilerinden oluşan özel
olarak eğitilmiş denekler diaları izleyerek
puanlıyorlar.
Sonuç: Fiyasko.
Denekler, yüzlerin neredeyse tümünde yoğun bir
endişe görüyorlar. Günlerce bunun nedenini
düşünüyoruz. Yapabildiğimiz tek yorum, 23 Nisan
törenlerinde çocukların, özellikle de Üsküdar
iskele meydanındaki büyük buluşmada velilerinden
uzakta olmaları ve bir süre sonra da tümüyle gözden
kaybolmaları.
Vaka
5
Askerliğimi, Polatlı Topçu ve Füze Okulu'nda
çevirmen olarak yapıyorum. Okul Komutanı Tuğgeneral
Mehmet Karateke o aralar bir Amerika gezisine gidiyor.
Dönüşünde, müthiş miktarlarda kitap, broşür,
mektup vs ellerimden öpüyor. Sık sık komutanın
ofisine çağırılıyorum. Binanın girişinde duvar
boyutunda bir siyah-beyaz fotoğraf var. Fotoğrafta
yerel giysiler içinde bir kadın, omuzunda 203 mm'lik,
yani en büyük boy bir top mermisi taşıyor. Sanırım
bu görüntü bir zamanlar 25 kuruşların üzerinde de
kullanılmıştı.
Bu, söz konusu merminin ağırlığını bilenler için
akıl almaz bir görüntü. fotoğrafın hikayesini bana
şöyle anlattılar:
Bu kadın, Kurtuluş Savaşı sırasında 203'lük
mermileri hiç zorlanmadan cepheye taşıyor. Ve
insanüstü kuvvetiyle nam salıyor. Savaştan sonra
madalya vermek için arayıp buluyorlar şimdi adını
anımsayamadığım bu efsane kadını. Bir de
fotoğrafını çekmek istiyorlar mermiyle birlikte. Ne
var ki, kadın kimbilir kaç tanesini gıkını
çıkartmadan taşıdığı mermilerden birini,
fotoğrafçının karşısında ne kadar uğraştıysa da
yerinden bile kıpırdatamıyor.
Merminin tahtadan bir modeli yaptırılıyor alelacele
de, tarihe geçen bu fotoğraf ancak o zaman
çekilebiliyor.
Vaka
6
Yakınlarda tanıdığım ortayaşlı bir işkadını,
bir türlü "güzel" fotoğrafının
çekilemediğinden yakınıyor. Bunu şaşırtıcı
bulduğumu söylüyorum ona. Güzel bir yüzü, daha da
güzel bir gülümsemesi var zira.
"Tatilde matilde çekilen anı fotoğraflarım fena
değil ama özellikle stüdyoda çekilen fotoğraflarım
berbat. Herhalde hiç fotojenik değilim. Başka birisi
gibi çıkıyorum, bakın," diyerek cüzdanından
bir sürü kimlik ve bir o kadar da serbest vesikalık
fotoğraf çıkartıyor. Bir de 13-14 yaşlarındaki
kızının fotoğrafını gösteriyor bana. "Bakın
o ne kadar hoş çıkıyor mesela." İnceliyorum
portreleri. Kızın yüzünde, annesinin o ışıltılı
gülümsemesi var. Anne ise tüm vesikalıklarda
alabildiğine gergin. İfadesiz, hatta somurtan bir
yüzle objektife bakıyor.
Ona, "Farkında mısınız, bunların hiçbirinde
gülümsemiyorsunuz," diyorum.
Yavaşça önüne çekiyor vesikalıklarını ve sessizce
onlara bakıyor uzun uzun.
Vaka
7
1988 yılında, rahmetli Evren Yalta'nın girişimleriyle
Refo fotoğraf Galerisi'nde ilk solo sergimi açıyorum.
"Tanıdık şeyler" adını verdiğim sergi,
elde renklendirilmiş kağıt-negatif baskılardan
oluşuyor. Oldukça deneysel, o dönem için
şaşırtıcı bir çalışma.
Çok, ama çok heyecanlıyım.
Sergiyi asıp ziyaretçileri beklemeye başlıyoruz.
Mutluluktan uçuyorum. İlk gelenlerden biri, öteden
beri hayranlık duyduğum, fotoğraflarını ezbere
bildiğim, kendime örnek aldığım bir sanatçı:
Nusret Nurdan Eren.
Bir kenara çekilip onu izliyorum. Kalbim çarpıyor.
Usta hızla sergiyi geziyor. Ancak, işlerime yalnızca
gözucuyla baktığını farkediyorum.
Sonra yanıma geliyor. "Bunlar fotoğraf değil
ki!" diyor ve çıkıp gidiyor.
Ben bakakalıyorum arkasından.
Vaka
8
Galatasaray Lisesi'nin yanındaki sokakta tezgah açan
Vahan Amca'dan satın aldığım bu fotoğraftaki
hanımefendi sizce piyano mu çalıyor?

Vaka
9
Arkadaşım Hasan Aydın'ın hediye ettiği bu
fotoğraftaki hanımefendi sizce bacaklarını bize mi
gösteriyor, yoksa fotoğrafçıya mı?
ya da
Arkadaşım Hasan Aydın'ın hediye ettiği bu
fotoğraftaki hanımefendi sizce fotoğrafçıdan mı
utanıyor yoksa bizden mi?

Sonsöz
"Yalandan kim ölmüş?"
Anonim
1998
*Bu yazı,
Yapı Kredi Yayınları / Cogito dergisinin
Yalan temalı 16'ıncı
sayısından (1998)
, derginin
izni ile alınmıştır.
|