Paralax Görsel Kültür Arşivi 033


  Yalanlar, Kuyruklu Yalanlar ve Fotoğraflar*
Orhan Cem Çetin



1839 yılı Ocak ayında, dünyada kamuoyuna gösterilen ilk fotoğrafta, Paris'in en işlek caddelerinden biri, uzun pozlama sonucunda bomboş görünür.

Fotoğrafçı-ressam-sahne tasarımcısı İngiliz David Hockney şöyle diyor: "Fotoğraflar bir zamanlar gerçeği yansıtırdı. 1850'lerde çekilen portrelerde, hiç kıpırdamadan oturan insanlar görünür. Gerçekten de bu insanlar çekim sırasında dakikalarca hiç kıpırdamadan poz verirlerdi."



Vaka 1

Lise son sınıftayım. Okulun bitmesine yalnızca birkaç hafta var. Diğer tüm erkek öğrenciler gibi ben de bıyık bırakıyorum. Tam da o sırada idareden vesikalık fotoğraf istiyorlar, diplomaya yapıştırılmak için. Aksi gibi düzgün bir vesikalığım da yok hazırda, şöyle diplomaya yaraşır cinsten.

O zamanlar Üsküdar'da oturuyoruz. İki dirhem bir çekirdek giyinip, Doğancılar Yokuşu'nun alt ucunda, kaldırımdan basamakla yerin altına inilen asit kokulu bir stüdyoya gidiyorum. Fotoğraf çekildikten sonra benim için bir zarf açıp fişimi veriyorlar. İçimde bir huzursuzluk. Fotoğrafçıya, "Bu vesikalık diplomada kullanılacak. Not alın da bıyığı rötuşlayıverin," diyorum.

Fotoğrafçı şöyle bir suratıma bakıp, "Ne bıyığı?" diyor.
Ani ve acısız bir ölüm beklediğim o birkaç saniye geçmek bilmiyor.

"Ne bıyığı?" diye tekrarlıyorum ben de.
Adam, "Sen, bıyık demedin mi?" diyor.
"Bıyık? Birisi bıyık mı dedi?" diyerek sokağa atıyorum kendimi.


Vaka 2

Babam o zamanlar yanılmıyorsam Niğde'de bir köy enstitüsünde öğretmen. İlk kez bıyık bırakıyor, bir heves. Ancak görüntüsünü pek beğenmiyor ve tekrar eski haline dönmeye karar veriyor. Yine de, hazır bırakmışken bir vesikalık fotoğraf çektirip saklamaya karar veriyor, belki de ilerde yine bıyık bırakmaya karar verirse daha kolay caymak için.

Kasabanın yegane fotoğrafçısına gidip vesikalığını çektiriyor. "Şu gün gel," diyor fotoğrafçı. Babam da oradan berbere gidip, artık kayda geçmiş bulunan sevmediği bıyığından kurtuluyor.

O gün geldiğinde, fotoğrafçıya gidiyor tekrar. Adam o sırada birşeylerle meşgul. "Orda," diyor, "masadaki kutunun içinde. Bir zahmet buluver." Babam kutudaki zarflara tek tek bakıyor ama bulamıyor kendisini. Bir daha, bir daha... Nafile. fotoğrafçı da biraz asabi. Hışımla geliyor elindeki işi bırakıp. Kutudan bir zarf çekip uzatıyor genç babama. "İşte, al."

Zarftan çıkan fotoğrafta gerçekten babamın yüzü var. Bize şöyle anlatırdı: "Kendimi tanıyamadım. Sanki yoğurt yemişim de, burnuma kadar bütün üst dudağıma bulaştırmışım gibi, tuhaf bir görüntü."

Çekinerek itiraz ediyor, "Benim bıyığım olacaktı," diye.

Fotoğrafçı masadan uzaklaşırken, daha fazla itiraza yer bırakmayacak bir sesle, "Bıyık sana yakışmamıştı, ben de rötuşladım," diyor. "Bak zaten sen de kestirmişsin."


Vaka 3

Askere gitme telaşı içindeyim. Formalitelerden biri de sağlık raporu. Haydarpaşa Asker Hastanesi'ne gidip işlemlere başlıyorum. Herşey tuhaf, herşey şaşırtıcı. Benimle aynı durumdaki 50 - 60 kişiyle birlikte, ellerimizde gittikçe kalınlaşan evrak tomarlarıyla servis servis dolaşıyoruz. Her fırsatta azar işitiyoruz. En sık duyduğumuz laf da, "Halıya basma!" Sadece yüzümüze bakılarak idrar tahlili yapılmasından sonra sıra akciğer mikrofilmine geliyor.

O işi de tamamladıktan sonra ertesi gün geri gelmek üzere ayrılıyoruz hastaneden.

Sonraki gün bizi kötü bir sürpriz bekliyor. Filmler "çıkmamış". Başka da bir açıklama yok. Bir doz daha x-ışını yiyip yine ayrılıyoruz oradan.

Ertesi gün, artık çok iyi tanıdığımız görevli, elinde bir deste filmle bizi karşılıyor ve diyor ki, "Yine bir sorun var. Kaset iyi yerleşmemiş. Seri numaraları görünmüyor. Hangi film kime ait anlaşılamıyor. Bir daha çekilecek."

Bu defa galeyana geliyoruz. Tartışma gittikçe büyüyor. Sonunda, adamın üstüne yürüyüp elindeki filmleri zorla alıyor ve gelişigüzel paylaşıyoruz.

Böylece, hiç tanımadığım birinin akciğerleri ile gidiyorum askere.


Vaka 4

Boğaziçi Üniversitesi'nde, Sosyal Psikoloji Yüksek Lisans öğrencisiyim. Şimdi hayatta olmayan, William Ayhan LeCompte adında Amerikalı bir hocam var. Yüz ifadeleri üzerine araştırmalar yapıyor. O fotoğrafçılığa, ben de psikolojiye meraklı olduğumdan, iyi anlaşıyoruz. Beni asistanı ilan ediyor. Araştırmasının bir aşamasında, belli bir ortamdaki insanların yüz ifadelerinden o ortamın "duygu profili" hassas bir biçimde ölçülebilir mi, anlamaya çalışıyor. Şöyle bir düşüncesi var: Yöntemin geçerliliğini belirlemeye çalıştığımıza göre, önce belli bir popülasyon seçelim. Aynı insanların yüzlerini, duygu profilini bildiğimiz iki farklı ortamda teleobjektifle görüntüleyelim. Daha sonra bu fotoğrafları harmanlayıp, yüz ifadesi okuma konusunda eğitilmiş bir gruba gösterelim. Bakalım iki farklı ortamda çekilmiş fotoğrafları ne kadar ayrıştırabilecekler.

Uzun beyin fırtınası seanslarından sonra popülasyonumuzu seçiyoruz: İlkokul öğrencilerinin velileri. İki farklı ortamımız da, 23 Nisan törenleri ve ortaokullara giriş sınavları. Birinci ortamda mutlu, gururlu, ikinci ortamda ise endişeli, düşünceli yüzler yakalayacağımızı düşünüyoruz.

Hatta bundan eminiz.

Fotoğraflar çekiliyor. Dia haline getiriliyor. Deneklere hiçbir ipucu vermemek için, dialarda yüzlerin dışındaki giysi, arkaplan vb. görüntüler o zamanlar grafikerlerin kullandığı ve tavşan kanından elde edildiği rivayet edilen, "abdeck" adlı örtücü boyayla kapatılıyor.

Puanlama formları hazırlanıyor ve sonunda deney gerçekleşiyor. Bölüm öğrencilerinden oluşan özel olarak eğitilmiş denekler diaları izleyerek puanlıyorlar.

Sonuç: Fiyasko.

Denekler, yüzlerin neredeyse tümünde yoğun bir endişe görüyorlar. Günlerce bunun nedenini düşünüyoruz. Yapabildiğimiz tek yorum, 23 Nisan törenlerinde çocukların, özellikle de Üsküdar iskele meydanındaki büyük buluşmada velilerinden uzakta olmaları ve bir süre sonra da tümüyle gözden kaybolmaları.


Vaka 5

Askerliğimi, Polatlı Topçu ve Füze Okulu'nda çevirmen olarak yapıyorum. Okul Komutanı Tuğgeneral Mehmet Karateke o aralar bir Amerika gezisine gidiyor. Dönüşünde, müthiş miktarlarda kitap, broşür, mektup vs ellerimden öpüyor. Sık sık komutanın ofisine çağırılıyorum. Binanın girişinde duvar boyutunda bir siyah-beyaz fotoğraf var. Fotoğrafta yerel giysiler içinde bir kadın, omuzunda 203 mm'lik, yani en büyük boy bir top mermisi taşıyor. Sanırım bu görüntü bir zamanlar 25 kuruşların üzerinde de kullanılmıştı.

Bu, söz konusu merminin ağırlığını bilenler için akıl almaz bir görüntü. fotoğrafın hikayesini bana şöyle anlattılar:

Bu kadın, Kurtuluş Savaşı sırasında 203'lük mermileri hiç zorlanmadan cepheye taşıyor. Ve insanüstü kuvvetiyle nam salıyor. Savaştan sonra madalya vermek için arayıp buluyorlar şimdi adını anımsayamadığım bu efsane kadını. Bir de fotoğrafını çekmek istiyorlar mermiyle birlikte. Ne var ki, kadın kimbilir kaç tanesini gıkını çıkartmadan taşıdığı mermilerden birini, fotoğrafçının karşısında ne kadar uğraştıysa da yerinden bile kıpırdatamıyor.

Merminin tahtadan bir modeli yaptırılıyor alelacele de, tarihe geçen bu fotoğraf ancak o zaman çekilebiliyor.


Vaka 6

Yakınlarda tanıdığım ortayaşlı bir işkadını, bir türlü "güzel" fotoğrafının çekilemediğinden yakınıyor. Bunu şaşırtıcı bulduğumu söylüyorum ona. Güzel bir yüzü, daha da güzel bir gülümsemesi var zira.

"Tatilde matilde çekilen anı fotoğraflarım fena değil ama özellikle stüdyoda çekilen fotoğraflarım berbat. Herhalde hiç fotojenik değilim. Başka birisi gibi çıkıyorum, bakın," diyerek cüzdanından bir sürü kimlik ve bir o kadar da serbest vesikalık fotoğraf çıkartıyor. Bir de 13-14 yaşlarındaki kızının fotoğrafını gösteriyor bana. "Bakın o ne kadar hoş çıkıyor mesela." İnceliyorum portreleri. Kızın yüzünde, annesinin o ışıltılı gülümsemesi var. Anne ise tüm vesikalıklarda alabildiğine gergin. İfadesiz, hatta somurtan bir yüzle objektife bakıyor.

Ona, "Farkında mısınız, bunların hiçbirinde gülümsemiyorsunuz," diyorum.

Yavaşça önüne çekiyor vesikalıklarını ve sessizce onlara bakıyor uzun uzun.


Vaka 7

1988 yılında, rahmetli Evren Yalta'nın girişimleriyle Refo fotoğraf Galerisi'nde ilk solo sergimi açıyorum. "Tanıdık şeyler" adını verdiğim sergi, elde renklendirilmiş kağıt-negatif baskılardan oluşuyor. Oldukça deneysel, o dönem için şaşırtıcı bir çalışma.

Çok, ama çok heyecanlıyım.

Sergiyi asıp ziyaretçileri beklemeye başlıyoruz. Mutluluktan uçuyorum. İlk gelenlerden biri, öteden beri hayranlık duyduğum, fotoğraflarını ezbere bildiğim, kendime örnek aldığım bir sanatçı: Nusret Nurdan Eren.

Bir kenara çekilip onu izliyorum. Kalbim çarpıyor. Usta hızla sergiyi geziyor. Ancak, işlerime yalnızca gözucuyla baktığını farkediyorum.

Sonra yanıma geliyor. "Bunlar fotoğraf değil ki!" diyor ve çıkıp gidiyor.

Ben bakakalıyorum arkasından.


Vaka 8

Galatasaray Lisesi'nin yanındaki sokakta tezgah açan Vahan Amca'dan satın aldığım bu fotoğraftaki hanımefendi sizce piyano mu çalıyor?



Vaka 9

Arkadaşım Hasan Aydın'ın hediye ettiği bu fotoğraftaki hanımefendi sizce bacaklarını bize mi gösteriyor, yoksa fotoğrafçıya mı?
ya da
Arkadaşım Hasan Aydın'ın hediye ettiği bu fotoğraftaki hanımefendi sizce fotoğrafçıdan mı utanıyor yoksa bizden mi?



Sonsöz

"Yalandan kim ölmüş?"
Anonim


1998
*Bu yazı, Yapı Kredi Yayınları / Cogito dergisinin Yalan temalı 16'ıncı sayısından (1998) , derginin izni ile alınmıştır.


| Orhan Cem Çetin'e Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |