Paralax Görsel Kültür Arşivi 039










Paranoid Polaroid*
Orhan Cem Çetin



Bana mı öyle geliyor, yoksa nereye gidersem gideyim polaroidciler tarafından takip mi ediliyorum? Anlamanın tek yolu var, o da karşı saldırıya geçmek.

İlk baskın Eminönü'ne. Yeni Cami'nin önünde dikiliyorum. Güvercinler durgun. Hatta azalmış gibiler. Polaroidciler ise kokumu almış saklanıyorlar. Oysa diğer herkes orada. Mısırcılar, kestaneciler, plastik çiçekçiler, oyuncak cep telefoncular, çorapçılar, kasetçiler, yemciler, esansçılar, ne ararsan var. Her tarafa bakıyorum, bir tek polaroidciler yok. Yemezler! Caminin avlusundan geçip güya Mısır Çarşısı'na doğru yöneliyorum, terkediyormuş gibi orayı. Sonra aniden geri dönünce, hem de üçü birden ağıma düşüyor. Birbirlerine bakıyorlar, utangaç utangaç. "Sen!" diyorum, en genç olanına. "Kaça çekiyorsun?"

Yaşlı bir yemci ile işbirliği içindeler. 100 bin lirayı bastırıp bir tabak güvercin yemi alıyor, avlu kapısının önünde pozumu veriyorum. Yemleri savurduğumda güvercinler başıma üşüşecek, o da fotoğrafımı çekecek. Güvercinli Yeni Cami hatırası. Ancak beklenen olmuyor, beslenmekten usanmış olan güvercinler yerlerinden kıpırdamıyorlar. Fotoğrafçı mahçup. Daha çok bowling oynuyormuş gibi çıktığım Polaroid'i uzun uzadıya inceleyip "Bak abi, şurda bir güvercin var," diyor, gözlerini kaçırarak. Biraz korkutayım şunu diyorum. "Fotoğrafı çektirdikten sonra beğenmeyip almayan oluyor mu?" Ses çıkartmıyor. Hadi güvercinden vazgeçtik, mekân belli değil. "Bir tane daha çek," diyorum. "Ama, nerede olduğum görünsün. Şöyle Galata Kulesi'ne doğru."

Genç polaroidci kafayı güvercinlerle bozmuş. Gidip bu kez kendi cebinden bir tabak yem daha alıyor, ayaklarıma doğru savuruyor. Güvercinlerde yine kıpırtı yok. Utanmasam çömelip ben başlayacağım beslenmeye. Tam o sırada cep telefonum çalıyor. Ben bu zamansız görüşmeyi kısa kesmeye çalışırken flaş çakıyor. Çok lazımmış gibi, "GSM hatırası".

Ancak üçüncü girişimde başarılı oluyoruz. Arkamdaki belli belirsiz Yeni Galata Köprüsü ve Karaköy cephesine başarı diyebilirsek tabii.

Ben oradan ayrılırken, polaroidcinin yemcisi avluya çıkan merdivenin en üst basamağında oturan bir adamı fena halde paylıyor, güvercinleri korkutuyor, kaçırıyor, ekmeğine mani oluyor diye. Meğer bu münasebetsiz adamın yüzünden gelmiyormuş güvercinler yanıma.

Onları kavgalarıyla bırakıp uzaklaşıyorum. Ver elini Beyazıt!

Üniversite'nin önünde bir polaroidci daha yakalıyorum. Gözleri körlük derecesinde bozuk olduğundan geldiğimi farkedemiyor, gafil avlanıyor. 10 yıldır bu işi yapıyormuş. Yıllar önce kötü bir kaza geçirmiş. Kafaüstü betona düşmüş, görüşünü neredeyse tümüyle kaybetmiş. Şu zaten kalın olup da tam ortası daha da kalın olan gözlüklerden kullanıyor.

Elinin tersiyle biraz uzaklaşmamı ima ediyor ve aniden diz kırıp çekiveriyor fotoğrafı. Polaroid'in "kurumasını" beklerken laflıyoruz. Acemce, Arapça, İngilizce öğrenmiş buralarda 10 yıl içinde. Yaptığı işi pek zor bulmuyor. Yani kör olması sorun değil. Zaten makine otomatik. Hayırlı işler dileyip rotayı Sultanahmet Meydanı'na çeviriyorum.

Hipodrom kalıntısının kıyısında bir polaroidci ile bir ressamı tartışma halinde yakalıyorum bu kez. Ressamın işi çıkmış, tezgahını polaroidciye bırakmak istiyor birkaç saatliğine. O da çekiniyor, ya müşteri gelirse diye. Ressam, arkadaşına güveniyor. "Öğrettik ya sana, gelirse oturtur çizersin," diyor. Gel gör ki sorumluluk büyük. Polaroid gibi değil. Bir Polaroid çekmek 1, bilemedin 1.5 milyon lira. Portre çizdirmek ise siyah beyaz pardon kara kalem olursa 5, renkli olursa 10 milyon. Üstelik en aşağı yarım saat sürüyor. Polaroid'i kim olsa çeker ama resim ustalık istiyor. Gerçi bizimki ressamdan işin inceliklerini öğrenmiş. "Çizmesine çizerim de," diyor, "tabii onun çizdiği gibi olmaz." Ressamı kıskanıyor galiba biraz. Beni yüksek bir noktaya çıkartıp çekiyor Polaroid'imi, kafamdan fırlayan bir minare ile. "İnsan niye portresini çizdirmek için kalkıp özellikle buraya gelir?" diye düşünerek ilerliyorum.

Sultanahmet Meydanı'nda günün son avı. Utangaç bir polaroidci. Sessiz, sakin, güleç yüzlü. Sürekli çevre hakkında bilgi veriyor. Onu fazla üzmemeye karar veriyorum. Havuz kenarında Ayasofya'lı bir Polaroid'imi çektiriyorum.

O sırada en yakınımızdaki bankta oturan bir ailenin reisi, "Kaç para Polarait?" diye soruyor. "Bir buçuk," diyor bizimki. Bence reis biraz pazarlık etse 1 milyona bile razı olur. Çünkü hava kararmak üzere. Artık akşam pazarı. Ama önce benim uzaklaşmam lazım.

Fotoğrafçıyı sevdim ya, "Aman bir an önce çektirin," diyorum. "Işık gidiyor. Son dakikalar."

"Çektireceğimden değil," diyor reis. "Demin şurada çektirdik 2 milyona. Pahalı gelmişti biraz, ondan sordum. Parayı alıp hemen kayboldu ortadan zaten bak kazıklanmışız."

Evet reis bey. Fena kazıklanmışsınız. Eh, boşuna takip edilmiyoruz.

Ve ikinci gün. Taksim Meydanı.

Burada Polaroid Mafyası ile tanışıyorum. Kıran kırana bir mücadele var, özellikle de anıtın çevresinde. Yaşlı bir fotoğrafçı en gözde yerden, göbekten sürülmüş, meydanın ta öbür ucunda, havuz kenarında boynu bükük duruyor. Çek diyorum, çekmiyor. Mafya tarafından sürüldüğü yetmiyormuş gibi burada da havuzun fıskiyesini kapatmış o sabah belediye. Ortada fotoğraflık bir durum yok. Olsun sen çek diyorum. Havuzun kenarına oturtuyor, çekiyor. Sonra da izah ediyor bana Polaroid'i. "Bakın burası havuzun kenarı, şuradan su fışkıracaktı açsalardı ve işte şunlar da suyun dalgaları."

Anıtın yanına gittiğimde kapanın elinde kalıyorum. En cevval polaroidci kolumdam tuttuğu gibi bir tur attırıyor bana. "Bak abi buradan çekersem cadde çıkar, buradan çekersem otel çıkar, şuradan çekersem bilmemne çıkar." Sonunda otelli açıya karar veriyoruz.
Anıtın meşhur peruklu polaroidcisi yok ortalıkta. Onu soruyorum, kaçamak cevaplar alıyorum. Ayakkabısı vurmuş bugün gelmemiş, falan. Pek sevilmiyor galiba. Polaroid'im hazırlanırken, kalp şeklinde oyuğu olan bir başka türlü albüm görüyorum fotoğrafçının elinde. "Şuna koysana," der demez, "O zaman bir tane daha çekelim," diyerek derhal bu fırsatı değerlendiriyor. Mafyaya itiraz olmaz. Hemen ilişiyorum çimenin demirine. Yaşasın Cumhuriyet!

Ve son durak Çamlıca Tepesi. Burada da işim zor. Her taraf ya ağaç, ya kule. Polaroidci bulana aşkolsun. Beni uzaktan gözetlediklerinden eminim ama. "Sosyal Tesisler"in garsonlarına haber salıp beton banklardan birine oturuyor, kitabımı açıp beklemeye başlıyorum. Elbet çıkacaklar ortaya. Aradan ne kadar zaman geçmiş bilmiyorum. Arkamdan gür bir ses, "Beni sormuşsun abi!" diyor. Oturduğum yerde sıçrayarak arkamdaki karaltıya dönüyorum. Güzel. İşte tıpış tıpış ayağıma kadar geldi sonunda.

Kalkıyorum. Birlikte yer beğenmeye çalışıyoruz. İstanbul sisler altında. Arkamda ne gözükse acaba? "Bari şu televizyon kulesine doğru çek," diyorum. "Çamlıca'da olduğum anlaşılsın."

Adam işine âşık. "Şu çiçeklerin yanına çök, gözlüğünü de çıkart, parlıyor," diyor bana. İtiraz etmek ne mümkün? Hemen çöküyorum "ÇİMENLERE BASMAYINIZ" tabelasının yanına. Biraz ötede başka bir tabelada "ERLERE ÇÖP ATMAYINIZ" yazıyor. Valla Polaroidci at derse atarım, ne yalan söyleyim biraz çekindim bu adamdan.

Flaş çakar çakmaz hemen yanına gidiyorum. Polaroid'i boşalan bir önceki kasetin içine sokuyor. "Al bak, hazır çerçeve," diyor. "Yalnız dikkat et önüne el vurma daha kurumadı."

"Bu ıslak mı ki?" diye soruyorum sonunda dayanamayıp. "Hayır da, yani iç kısmında ecza yayıldı ya," diye bir şeyler geveliyor. O sırada yanımızdan iki belediye görevlisi geçiyor. Galiba beni turist sanıyorlar. 20 yıldır bu parkta çalışan, artık yüz göz oldukları fotoğrafçıya laf atıyorlar. Yılda 14 ay çalışıyormuş da, işte yine düşürmüş bir tane de.

"Benden mi bahsediyorsunuz?" diyorum. Şaşırıp, "Yok beyefendi, biz ona diyoruz, takılıyoruz," diyerek uzaklaşıyorlar. Fotoğrafçı hiç sevmiyor onları. Memleketlerinden hoşlanmıyor. Kendisi Çankırılıymış. Aniden "Sen nerelisin?" diyor.

İşte bunu gerçekten beklemiyordum. Çektirdiğim Polaroid'ler gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyor. Hiçbirini yaşadığım şehire benzetemiyorum. Ava giderken avlandığımı, polaroidcilerin korkunç tuzağına düştüğümü, iki gündür paramı çarçur ettiğimi o an farkediyorum. Sıcak basıyor. İstanbullu olup, Çamlıca Tepesi'nde uzun uzun bekleyip Polaroid çektirmemi nasıl izah edeceğimi de bulamıyorum bir türlü.

"Amasyalıyım ama sık sık geliyorum İstanbul'a," diyorum. Ve hemen uzaklaşıyorum oradan.

Gel gelelim, Polaroid'ler gözümün önünden gitmiyor. Bir düşüncedir alıyor beni. Sahi, ben nereliyim?


Kasım 2000

Not: Yazıda yer alan fotoğrafların telif ücretleri hemen oracıkta çatır çatır ödenmiştir ve tümü yazarın malıdır.

*Bu yazı, Yapı Kredi Yayınları / Sanat Dünyamız dergisinin Kış 2000 tarihli 78'inci sayısından (Kent: Hazır-yapıt), derginin izni ile alınmıştır.


| Orhan Cem Çetin'e Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |