
|
Paranoid Polaroid*
Orhan
Cem Çetin
Bana mı öyle geliyor, yoksa nereye gidersem gideyim
polaroidciler tarafından takip mi ediliyorum? Anlamanın
tek yolu var, o da karşı saldırıya geçmek.
İlk baskın Eminönü'ne. Yeni Cami'nin önünde
dikiliyorum. Güvercinler durgun. Hatta azalmış
gibiler. Polaroidciler ise kokumu almış saklanıyorlar.
Oysa diğer herkes orada. Mısırcılar, kestaneciler,
plastik çiçekçiler, oyuncak cep telefoncular,
çorapçılar, kasetçiler, yemciler, esansçılar, ne
ararsan var. Her tarafa bakıyorum, bir tek polaroidciler
yok. Yemezler! Caminin avlusundan geçip güya Mısır
Çarşısı'na doğru yöneliyorum, terkediyormuş gibi
orayı. Sonra aniden geri dönünce, hem de üçü birden
ağıma düşüyor. Birbirlerine bakıyorlar, utangaç
utangaç. "Sen!" diyorum, en genç olanına.
"Kaça çekiyorsun?"
Yaşlı bir yemci ile işbirliği içindeler. 100 bin
lirayı bastırıp bir tabak güvercin yemi alıyor, avlu
kapısının önünde pozumu veriyorum. Yemleri
savurduğumda güvercinler başıma üşüşecek, o da
fotoğrafımı çekecek. Güvercinli Yeni Cami
hatırası. Ancak beklenen olmuyor, beslenmekten
usanmış olan güvercinler yerlerinden
kıpırdamıyorlar. Fotoğrafçı mahçup. Daha çok
bowling oynuyormuş gibi çıktığım Polaroid'i uzun
uzadıya inceleyip "Bak abi, şurda bir güvercin
var," diyor, gözlerini kaçırarak. Biraz
korkutayım şunu diyorum. "Fotoğrafı
çektirdikten sonra beğenmeyip almayan oluyor mu?"
Ses çıkartmıyor. Hadi güvercinden vazgeçtik, mekân
belli değil. "Bir tane daha çek," diyorum.
"Ama, nerede olduğum görünsün. Şöyle Galata
Kulesi'ne doğru."
Genç polaroidci kafayı güvercinlerle bozmuş. Gidip bu
kez kendi cebinden bir tabak yem daha alıyor,
ayaklarıma doğru savuruyor. Güvercinlerde yine
kıpırtı yok. Utanmasam çömelip ben başlayacağım
beslenmeye. Tam o sırada cep telefonum çalıyor. Ben bu
zamansız görüşmeyi kısa kesmeye çalışırken flaş
çakıyor. Çok lazımmış gibi, "GSM
hatırası".

Ancak üçüncü girişimde başarılı oluyoruz.
Arkamdaki belli belirsiz Yeni Galata Köprüsü ve
Karaköy cephesine başarı diyebilirsek tabii.
Ben oradan ayrılırken, polaroidcinin yemcisi avluya
çıkan merdivenin en üst basamağında oturan bir
adamı fena halde paylıyor, güvercinleri korkutuyor,
kaçırıyor, ekmeğine mani oluyor diye. Meğer bu
münasebetsiz adamın yüzünden gelmiyormuş
güvercinler yanıma.
Onları kavgalarıyla bırakıp uzaklaşıyorum. Ver
elini Beyazıt!
Üniversite'nin önünde bir polaroidci daha
yakalıyorum. Gözleri körlük derecesinde bozuk
olduğundan geldiğimi farkedemiyor, gafil avlanıyor. 10
yıldır bu işi yapıyormuş. Yıllar önce kötü bir
kaza geçirmiş. Kafaüstü betona düşmüş,
görüşünü neredeyse tümüyle kaybetmiş. Şu zaten
kalın olup da tam ortası daha da kalın olan
gözlüklerden kullanıyor.
Elinin
tersiyle biraz uzaklaşmamı ima ediyor ve aniden diz
kırıp çekiveriyor fotoğrafı. Polaroid'in
"kurumasını" beklerken laflıyoruz. Acemce,
Arapça, İngilizce öğrenmiş buralarda 10 yıl
içinde. Yaptığı işi pek zor bulmuyor. Yani kör
olması sorun değil. Zaten makine otomatik. Hayırlı
işler dileyip rotayı Sultanahmet Meydanı'na
çeviriyorum.
Hipodrom kalıntısının kıyısında bir polaroidci ile
bir ressamı tartışma halinde yakalıyorum bu kez.
Ressamın işi çıkmış, tezgahını polaroidciye
bırakmak istiyor birkaç saatliğine. O da çekiniyor,
ya müşteri gelirse diye. Ressam, arkadaşına
güveniyor. "Öğrettik ya sana, gelirse oturtur
çizersin," diyor. Gel gör ki sorumluluk büyük.
Polaroid gibi değil. Bir Polaroid çekmek 1, bilemedin
1.5 milyon lira. Portre çizdirmek ise siyah beyaz pardon
kara kalem olursa 5, renkli olursa 10 milyon. Üstelik en
aşağı yarım saat sürüyor. Polaroid'i kim olsa
çeker ama resim ustalık istiyor. Gerçi bizimki
ressamdan işin inceliklerini öğrenmiş.
"Çizmesine çizerim de," diyor, "tabii
onun çizdiği gibi olmaz." Ressamı kıskanıyor
galiba biraz. Beni yüksek bir noktaya çıkartıp
çekiyor Polaroid'imi, kafamdan fırlayan bir minare ile.
"İnsan niye portresini çizdirmek için kalkıp
özellikle buraya gelir?" diye düşünerek
ilerliyorum.

Sultanahmet Meydanı'nda günün son avı. Utangaç bir
polaroidci. Sessiz, sakin, güleç yüzlü. Sürekli
çevre hakkında bilgi veriyor. Onu fazla üzmemeye karar
veriyorum. Havuz kenarında Ayasofya'lı bir Polaroid'imi
çektiriyorum.
O sırada
en yakınımızdaki bankta oturan bir ailenin reisi,
"Kaç para Polarait?" diye soruyor. "Bir
buçuk," diyor bizimki. Bence reis biraz pazarlık
etse 1 milyona bile razı olur. Çünkü hava kararmak
üzere. Artık akşam pazarı. Ama önce benim
uzaklaşmam lazım.
Fotoğrafçıyı sevdim ya, "Aman bir an önce
çektirin," diyorum. "Işık gidiyor. Son
dakikalar."
"Çektireceğimden değil," diyor reis.
"Demin şurada çektirdik 2 milyona. Pahalı
gelmişti biraz, ondan sordum. Parayı alıp hemen
kayboldu ortadan zaten bak kazıklanmışız."
Evet reis bey. Fena kazıklanmışsınız. Eh, boşuna
takip edilmiyoruz.
Ve ikinci gün. Taksim Meydanı.
Burada Polaroid Mafyası ile tanışıyorum. Kıran
kırana bir mücadele var, özellikle de anıtın
çevresinde. Yaşlı bir fotoğrafçı en gözde yerden,
göbekten sürülmüş, meydanın ta öbür ucunda, havuz
kenarında boynu bükük duruyor. Çek diyorum,
çekmiyor. Mafya tarafından sürüldüğü yetmiyormuş
gibi burada da havuzun fıskiyesini kapatmış o sabah
belediye. Ortada fotoğraflık bir durum yok. Olsun sen
çek diyorum. Havuzun kenarına oturtuyor, çekiyor.
Sonra da izah ediyor bana Polaroid'i. "Bakın
burası havuzun kenarı, şuradan su fışkıracaktı
açsalardı ve işte şunlar da suyun dalgaları."

Anıtın yanına gittiğimde kapanın elinde kalıyorum.
En cevval polaroidci kolumdam tuttuğu gibi bir tur
attırıyor bana. "Bak abi buradan çekersem cadde
çıkar, buradan çekersem otel çıkar, şuradan
çekersem bilmemne çıkar." Sonunda otelli açıya
karar veriyoruz.
Anıtın
meşhur peruklu polaroidcisi yok ortalıkta. Onu
soruyorum, kaçamak cevaplar alıyorum. Ayakkabısı
vurmuş bugün gelmemiş, falan. Pek sevilmiyor galiba.
Polaroid'im hazırlanırken, kalp şeklinde oyuğu olan
bir başka türlü albüm görüyorum fotoğrafçının
elinde. "Şuna koysana," der demez, "O
zaman bir tane daha çekelim," diyerek derhal bu
fırsatı değerlendiriyor. Mafyaya itiraz olmaz. Hemen
ilişiyorum çimenin demirine. Yaşasın Cumhuriyet!

Ve son durak Çamlıca Tepesi. Burada da işim zor. Her
taraf ya ağaç, ya kule. Polaroidci bulana aşkolsun.
Beni uzaktan gözetlediklerinden eminim ama. "Sosyal
Tesisler"in garsonlarına haber salıp beton
banklardan birine oturuyor, kitabımı açıp beklemeye
başlıyorum. Elbet çıkacaklar ortaya. Aradan ne kadar
zaman geçmiş bilmiyorum. Arkamdan gür bir ses,
"Beni sormuşsun abi!" diyor. Oturduğum yerde
sıçrayarak arkamdaki karaltıya dönüyorum. Güzel.
İşte tıpış tıpış ayağıma kadar geldi sonunda.
Kalkıyorum. Birlikte yer beğenmeye çalışıyoruz.
İstanbul sisler altında. Arkamda ne gözükse acaba?
"Bari şu televizyon kulesine doğru çek,"
diyorum. "Çamlıca'da olduğum anlaşılsın."
Adam işine âşık. "Şu çiçeklerin yanına
çök, gözlüğünü de çıkart, parlıyor," diyor
bana. İtiraz etmek ne mümkün? Hemen çöküyorum
"ÇİMENLERE BASMAYINIZ" tabelasının yanına.
Biraz ötede başka bir tabelada "ERLERE ÇÖP
ATMAYINIZ" yazıyor. Valla Polaroidci at derse
atarım, ne yalan söyleyim biraz çekindim bu adamdan.
Flaş çakar çakmaz hemen yanına gidiyorum. Polaroid'i
boşalan bir önceki kasetin içine sokuyor. "Al
bak, hazır çerçeve," diyor. "Yalnız dikkat
et önüne el vurma daha kurumadı."

"Bu ıslak mı ki?" diye soruyorum sonunda
dayanamayıp. "Hayır da, yani iç kısmında ecza
yayıldı ya," diye bir şeyler geveliyor. O sırada
yanımızdan iki belediye görevlisi geçiyor. Galiba
beni turist sanıyorlar. 20 yıldır bu parkta
çalışan, artık yüz göz oldukları fotoğrafçıya
laf atıyorlar. Yılda 14 ay çalışıyormuş da, işte
yine düşürmüş bir tane de.
"Benden mi bahsediyorsunuz?" diyorum.
Şaşırıp, "Yok beyefendi, biz ona diyoruz,
takılıyoruz," diyerek uzaklaşıyorlar.
Fotoğrafçı hiç sevmiyor onları. Memleketlerinden
hoşlanmıyor. Kendisi Çankırılıymış. Aniden
"Sen nerelisin?" diyor.
İşte bunu gerçekten beklemiyordum. Çektirdiğim
Polaroid'ler gözümün önünden bir film şeridi gibi
geçiyor. Hiçbirini yaşadığım şehire
benzetemiyorum. Ava giderken avlandığımı,
polaroidcilerin korkunç tuzağına düştüğümü, iki
gündür paramı çarçur ettiğimi o an farkediyorum.
Sıcak basıyor. İstanbullu olup, Çamlıca Tepesi'nde
uzun uzun bekleyip Polaroid çektirmemi nasıl izah
edeceğimi de bulamıyorum bir türlü.
"Amasyalıyım ama sık sık geliyorum
İstanbul'a," diyorum. Ve hemen uzaklaşıyorum
oradan.
Gel gelelim, Polaroid'ler gözümün önünden gitmiyor.
Bir düşüncedir alıyor beni. Sahi, ben nereliyim?
Kasım 2000
Not:
Yazıda yer alan fotoğrafların telif ücretleri hemen
oracıkta çatır çatır ödenmiştir ve tümü yazarın
malıdır.
*Bu yazı,
Yapı Kredi Yayınları / Sanat Dünyamız dergisinin
Kış 2000 tarihli 78'inci sayısından
(Kent: Hazır-yapıt), derginin izni ile
alınmıştır.
|