Paralax Görsel Kültür Arşivi 040


  Sürü
Özge Baykan / Ocak 2002


Kalabalıktılar. Konuşmayı bilmiyor gibiydiler.

- Oo. Aa.

Bir vitrindi kesin olan bu. Neyin ardı incelenir. Bakmak için ezdiler birbirlerini. Biri ağır yaralandı. O artık koşamayacak.

- Oooo. Aaa.

Vitrin, pencere. Kocaman, ışık yansıyor, güneş ışığı. Güneş ışığı ama uzaktan yansıyor. Yakınlaştıkça daha belirgin cam artık. Ardına bakılabilir. Bir manken; tabii ya. Üstü çıplak mı. Beyaz. Süt beyaz bir mankense üstü de çıplak olmalı. Altında bir etek. Altında bir etek, kareli. Kareli, sarı. Kareli, sarı-kahverengi çizgili, dize kadar bir etek. Bir etek yün. Dar.

Yün eteğin üstü üşüyordur.

Eteğe de bakmıyorlar. Çanta var. Çanta var, deri bej. Zincirli bir de sap. Sapa bakıyorlar.

- O. A.

Ağızları açık, dilleri sarkıyor da farkında değiller. Bir yabancı gelmiş, içlerinden birini uyarmış.

- Diliniz sarkıyor.

Ağzını kapayıp yabancıya baktı. Başını çevirdi. Kalabalığın ayini sürüyor. Sokak iyice gürültülü artık. Kaldırımdan hep aynı harfler tonlanıyor, kimi uzun kimi kısa.

- OOO.

Aynı çanta ve çantayı taşıyan bir kadın. Bir kadın ve eteği de bej. Sahlep renginde bir de gömleği var ama gömleğe bakmıyorlar ki. Baksa görecek.

- Beyefendi, gözleriniz faltaşı.

Gözlerini kısıp başını yeniden çevirdi.

Kadın yürüdükçe bir kalabalık.

- Aaaa..O.

Kadın fark etti, kaçmak istiyor. Adımları sıklaştı, çanta daha da sallanıyor. Göz alıyor. Artık güneş de ilgisini yöneltti. Tüm sokak gürültüden geçilmiyor. Çanta parlak; göz yakıyor. Bakamıyorlar kamaşmaktan ya, bağırıyorlar da dilleri dışarıda.

- Aaaa.


Bir motorsikletti geçen. O kadar hızlı başka ne olabilir. Arkasından koşmaya başlıyorlar.

Yaşlı bir kadın vardı. Bastonu da vardı. Onu ezdiler örneğin. Kendi içinden birkaç kişiyi daha ezmeleri yakındır. Dört kadın daha katıldı bu arada, iki de erkek. Sonradan katılanlar seslere kolay uyum sağlayamıyor. Zamanlama şaşıyor. Ooaaaoaooa, örneğin. Sadece bir örnek.

İşte, o motorun ardından var güçleriyle koştular.

Durun.

Şoför çantayı mı kapmış götürüyordu. Çantayı mı kurtaracaklardı?

Toz oldu. Bu yüzden bilemeyeceğiz hiç. Geriye kalan ayak sesleri. Kimi koşarken ne komik görünüyor. Yıllardır koşmuyordur mutlaka çoğu. Dilleri nasıl da dışarıda, baksana.


Toz, motorsiklet. Kasketli şoför. Siyah kasketli ve deri ceketli. Nereye kadar koşturdu onları. Üç sokak bir cadde boyu koşturdu.

Bisiklette bir çocuk -sepet vardı arkasında, sepette bir sürü zincir- uyarıyordu sırayla:

- Yavaş, çekin dillerinizi içeriye.

Kahkahayla gülüyordu.

Işığı gördükleri her yere koşturuyorlardı. Güneş de oyun oynuyordu. Dünyanın döndüğünü bilmiyorlar mıydı? Güneş batacaktı ve ışık kesilecekti. O zaman koşmayacaklar mıydı artık?

Başka bir şey, bir koku da yardım etmiş olabilir, ne yalan söylemeli. Yeşildi, garip bir yeşil. Parlıyordu da. Bağlanmıştı sıkıca yemyeşil bir kurdela. Uçan bir paket gördüler ama yakalayamıyorlardı. Rüzgar hızlanıyordu. Önce arkasından koştular; sonra motorsikleti anımsadılar. Yakalayamazlardı paketi de, belli bir şey. Yalnızca izlemeye başladılar. İçlerinden biri susacak oldu; bağırdılar ona hep bir ağızdan:

- OoooooooAAAAAaaa!


Uzakta bir ateş vardı; hayır, bir evin içinde ve sonra denizin üstünde. İkisi de ateşti, yangın. İşte, o zaman ürktüler şiddetle. Geri çekilip baktılar. Yine de birbirlerine yapışık ve kimse ayrılmadı sürüden. Çok tedirgindiler çünkü birileri ölüyordu bu kez. Onlar bakıyordu hala. Tek yaptıkları bağırmaktı aynı tondan, pakete bakarken bağırdıklarından hiç de farklı değil. Hep nasıldılarsa, aslında.

- Oo. Aa.

Gün batıyordu ve hala inliyorlardı. Bir aynanın karşısında durdular. Birdiler, beş oldular.

Birdiler, çünkü biri bulmuştu aynayı. Sokakta kırılmış. Sokakta; kırık. Kırık aynanın içine doluştular. Aynadan gökyüzü görünmemeliydi. Bu yüzdendir, kapattılar yüzleriyle göğü. Şimdi artık bir sürü siyah, sarı, kahverengi saç; mavi, yeşil, kahverengi bir sürü göz. Aynanın kırık tarafına denk düşenler, kırıldılar.
Hak etmiyordu hiçbiri kırılmayı. Bu yüzdendir, onların sesleri daha bir soluk çıktı başlangıçta:

- oaoao.
- OOOOAAAA.

İlk kez görüyorlarmış gibi kendilerini. Doyasıya baktılar. Öyleki; şaşkınlıktan kesildi sesleri bir süre için. Dilleri içeri çekildi. Konuşur gibi oldular. Mırıldandılar, ama duyulmadı. Yine sustular. Kendi harfleri vardı:

- Aaaao. Oooa.

Birinin burnu kanıyordu, kan damladı aynanın üstüne. Diğerinin genzine bir şey kaçmıştı; tükürdü.
Biri kusacaktı; tuttular onu, götürdüler. Sonra, başka bir koşuda da ezildi zaten, kusacak gibi olan.

Ayna, yüzlerin yanında, o yüzlerden akanla doldu. Ne bir buluta, ne bir ağaca gereksinimi kaldı.
Baktılar, baktılar. Uzun uzun. İfadesizce. Sonra, giderek görüntülerine alışarak. Sivilcelerini patlatmak için, saçlarını düzeltmek için, giderek. Bir sola bir sağa çevirip yüzlerini, derinin kıvrımlarını keşferederek. Mor göz altı, pembe yanak, kırmızı burun, sarı diş.

Mırıltılar arttı yavaş yavaş. Aynaya yaklaştılar. Sonra da yüzlerini geri çektiler. Yeniden yaklaştırdılar. Kırığa denk düşenler, yüzlerinin kırılmasını izlediler. Önce şaşkın, sonra neşeli.

-o.
-oO.
-oOO.



Derken ve sonunda bir fotoğrafa girdiler; hepsi birden. İçine içine. Yoldaydılar. Yakalandılar. Fotoğrafçı çağırdı onları da; öyle. Akıllarında yoktu.

- Yaklaşın, yaklaşın.

Sarıldılar filan. Sarıldılar, çömeldiler, birbirlerinin boyunlarına dolandılar. Çömelip birbirlerine ayak bağı oldular. Görünmemekten korkup iyice yaklaştılar. Kollarının, bacaklarının kesileceğinden korktular, hele hele yüzlerinin. Bu yüzdendir, sürekli yaklaştılar. Fotoğrafın içine girmeye çalıştılar. Yuvarlak onları içine çekecek dikdörtgene dönüştürecekti. Hepsine yer vardı.


Fotoğrafçı çıkamazdı elbette. O, yuvarlağın arkasındaydı. Diğerleri, hepsi sağ salim göründüler dikdörtgende boşluk da bırakmadan hiç. Ağızları yine açık. Gülüyorlardı. Gülüyorlardı birbirine hep sarılmış. Sarılmış mutlu.





| Özge Baykan'a Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |