 |
Pardon, bi saniye bakar
mısınız?*
Orhan
Cem Çetin
Şimdi kalksam, ayakkabılarımı giyip, hatta
giymesem de olur, çıksam, pencereden görünen şu
merdivenin üstten ikinci basamağına otursam.
Gelip geçen mahallelinin gözlerinin dik dik içine
içine bakarak cevap da beklemediğim her halimden belli
olarak hal hatır sorsam.
Uf bee, nasıl da canım çekti!
Henüz çok eski değilim bu sokakta. Taşınalı bir
yıl olmadı. Yüzlere aşina olmaya başladım artık.
Herhalde benim yüzüm de onlara. Ama kimseyi tanımam,
evlerinin içini görmedim, bilmem. Bizim apartman
yöneticisininki hariç. Her ay acı acı tekrarlanan
aidat töreni sayesinde onun kapısını
çalmışlığım var.
Da, mevzu o değil.
Canım nasıl delirmek istiyor.
Aslında bütün şartlar hazır.
Bir, doğru dürüst tanıyan eden yok.
İki, istek var. Hem nasıl.
Üç, en güzeli, bahane dünden hazır: ekonomik kriz!
Haydi, düşünme. Kalk, başkası kapmadan git şuraya
otur. Ayak parmaklarının arasında dolaşan
karıncaları seyret, huylan. Taştan kıçın
üşüsün. Annene haber ver, gelsin bu halini görsün,
yüreği hoplasın. Benimle konuşacak cesareti bir tek
çocuklar bulsun: "Abi top! Abi abi top!"
Toplarını alıkoy, boş boş bak, korkut.
Aşağıdan doğru gelenlerden hiç ayrım yapmadan
sigara istesem. Onlar zaten tıknefes olmuşlardır benim
oraya çıkana kadar, sigarayı bırakma hesapları
yapıyorlardır. Şimdi herkeste var bu hesaplar. Tekel
içmeye başlasam ayda 15 milyon, hepten bıraksam 30
milyon.
Sonra sevgilim gelse yanında güvenilir bir
arkadaşımla. "Sen iyi misin?" deseler.
"Süper iyiyim. Siz de otursanıza?"
Kalkıp oradan yürüsem, pantolonun arkasını
süpürmeden. Cebimde her biri farklı marka ve modelde,
sayısı belli sigaralarım. Rıhtıma insem. Merak
etsem, insanlar nasıl oluyor da denizin kıyısına bu
kadar yaklaştıkları halde içine düşüvermiyorlar
diye. Kendi sınırımı denesem ve olan olsa.
Dalgalar beni alsa, bir yılan kılığına sokup kız
kulesine atsa. Kız kulesinin kız kurusuna desem ki,
"Bakıyorum da, ıssız ada konsepti pek işe
yaramamış görünüyor. Fakat, olsun. Bugün iyi ve
neşeli bir günümdeyim. Seni de pek sevdim. Şimdi
tiksinmezsen beni kuyruğumdan tut, havada kamçı
şaklatır gibi silkele. O zaman kurtulursun benden, ben
de senden."
O da dese ki, "Aa-a, salak bu ayol, git!"
Desem ki, "Bana bak kız kurusu, laflarına dikkat
et. Nihayet ben bir yılanım. Bir deniz kriziyim. Kırk
yılda bir insafa geldim, tepemi attırma, beni
vazgeçirme."
Dese ki, "Kafayı yemişsin sen! Git başımdan!
Polis çağırırım şimdi! Serseri!"
Bir an ayılır gibi olsam, bir de baksam ki Fındıklı
parkında elinde örgü torbasıyla oturan bir teyzeyle
konuşuyorum. Yalınayak hem de sırılsıklam, bir de
üstüne başımdan aşağı sarkan halis ingiliz
katranlı deniz yosunları ile.
Kız kurusunu hemen oracıkta boşverip midemi memnun
etmenin yollarını aramaya çıksam. Az gitsem, uz
gitsem, dere tepe düz gitsem, uçsuz bucaksız bir
çölün ortasında karşıma muazzam, şa'şalı bir
yolgeçen hanı çıksa. Ben deyim dört, siz deyin altı
metre yüksekliğindeki oymalı şimşir kapının
önünde bekleyen muhafızın yanına gitsem. Muhafız
bana, "Kaç kişisiniz?" diye sorsa.
Ben, o da ne demek diye düşünürken muhafız birden
bire beni iterek, "Bu ne hal! Koskoca vali bu
kılıkta gezer mi? Vallahi almam seni böyle içeri. Git
kime şikayet edersen et!" demez mi?
Sen misin böyle diyen. Benim tepem öyle bir attı ki,
sorma gitsin. Gözlerim hepten karardı. Artık beni
durdurabilene aşk olsun. Ben muhafızı güzelce
benzetirken, meğer bunlar dördüzmüş, hepsi aynı
handa çalışırmış, koşarak gelmesin mi ötekiler?
Ondan sorarmış en başta, kaç kişisiniz diye.
Bunların en küçüğünün elindeki kara odunu benim o
güzelim yosunlu başıma indirmesiyle şimşekler
çaktı, artık ben kendimi kaybettim. Ohh, ne dert ne
tasa. Tabii ayılana kadar. Baktım ki cebimdeki
sigaralar dağılmış, erimiş.
Kısacası, bana bir sigara yakıp verir misiniz?
Nisan 2001
İstanbul-Lefkoşa semaları
*Bu yazı,
Yapı Kredi Yayınları / Cogito dergisinin
Kriz temalı 27'inci
sayısından (Yaz
2001), derginin izni
ile alınmıştır.
|