"Ekonomik zorluklar elbette fotoğraf
uğraşımızı da olumsuz etkilemiştir. Ne yapalım,
içimizdeki sevgisini de koparıp atamayız ya.
Yanımızda makinayı nazlı bir yavuklu gibi taşırız
hiç değilse. Eskisi kadar sık olmasa da, iyice emin
olup öyle basarız deklanşöre. Ya da hiç çekmeyiz
canım. Doğada, mavi göğün altında olmayı onun
vesilesi sayarız.."
(Trabzon
Fotoğraf Sanatı Derneği Yönetim Kurulu -Dernek
Bülteni / mayıs 2001)
|
Benzeri geçen ayın bülteninde de
yinelenen yukarıdaki cümleleri okuyunca tevekkül
anlayışının sızdığı yerler ve günlük
sözlü-yazılı dile yansıdığı kadarıyla
kanıksanan öteki vurgular (kalıplar) aklıma geldi:
"...ülkemizdeki ekonomik kriz",
"...dünyayı kaplayan savaş
tedirginliği" (İFSAK Fotoğraf Günleri
sayfası), "...savaşsız,krizsiz bir yıl
diliyoruz" (İFSAK Aylık Bülteni), Geniş
Açı ve Fotoğraf dergilerinin başyazılarındaki
"kriz" siniklikleri...
Ve ezberleyip bulaştırdıklarımız: "...toplumca
yaşadığımız deprem", "...gittikçe
betonlaşan kentler", "...bir
bir yok olan ormanlarımız", "trafik,
enflasyon canavarları.."
Olup bitenleri, nedenleri ile dillendirmekten
vazgeçiyoruz artık. Sanki bizim dışımızda, bizim
kontrolumuzdan çıkmış, açıklamakta zorluk
çektiğimiz doğa olayları karşısındaki bir ilkelin
ruh halini taşıyoruz. Açıklayabildiğimiz oldu
bittilerde de suçlu hep insan oluyor. Tüm dinlerde
olduğu gibi... Cezalandırılması, ödüllendirilmesi,
terbiye edilmesi gereken yaratık.
Gündelik sözlü-yazılı metinlerdeki kalıplar ve onu
destekleyen ruh halini barındıranların çağdaş-laik
sınıflamasında yer aldıklarını görünce işler
iyice karışıyor.
Nedenler bulanık da olsa bilinmesine karşın,
sorumluluklar/belalar da yüklediği için kaçışa
geçip birbirimize kaderciliğin reklamını yapıyoruz.
Bugünlerde ayaküstü kent "dilek"leri,
modernlerin duası yerine geçiyor sanki.
Günlük konuşmalarda, yazmalarda uzun nedenler
sıralanması değil beklentim. Ama, bir sitem, kinaye,
taşlama, alay gibi benzerlerimize tepki olarak bolca
kullandığımız zeka parçası eleştirilerin
"kriz" taşıyıcı tiranlardan esirgenmemesi.
Daha kaygı vereni, bu dilin sanatsal yaratıcılığın
kaynaklarından olan tarihsel çelişkileri
taşıyamayacağı.
Aydınlanmacı atalarımızın, engizisyonun sahiplerine
kafa tutarak gökyüzünü yere indirdiğini, insanı
hayatın merkezine koyduğunu yazar kitaplar. Ancak
Luther'in dini, dinselleştirerek toplulukların içine
sindirdiği de eklenir.
Günümüzün piyasa ilişkilerinde hırpalanmış
bireyi, menkul kıymetlerin kılıflarına (reklam,
medya, okul, yasa) kafa tutmak için yeniden konumlanmak
yerine, kişisel/toplumsal bastırmalarında
çıkarttığı (olağanüstü) enerjiyi eşitiyle ya da
kurcaladığı kendi tarihiyle cebelleşmede harcıyor,
hayaletini ortada gezdirerek uyum sağlayacağı
cemaatini arıyor.
Pasif gericiliğin ilişkilere sindirilmiş hali küresel
karakter olup günlük dilde
sırıtıyor. ("Her toplumsal düzen, kendini
korumak için gereksinim duyduğu karakter biçimlerini
yaratır." Reich)
Mart 2002
|