Paralax Görsel Kültür Arşivi 044


  Ben O Limanı Hiç Görmek İstemedim
Yazı ve fotoğraflar: Aysun Öner

"Seninleyken birbirimizle konuşma zorunluluğu hissetmeden yan yana yürüyebilmemiz ne güzel," dedi bir gün çok sevdiğim bir arkadaşım. O güne dek ben de bunun güzelliğini farketmemiştim. O günden beri yaşamı nasıl zoraki davranışlar, sözler ve isteklerle yaşadığımız üzerine düşünüyorum. Bu yaşayış tarzı artık bizde birer refleks halini almış sanki. "Ayıp olur", "ne derler sonra", "yapılması gereken bu"larla yaşıyoruz. En azından kendi adıma ben biraz böyle yaşıyorum. Selam bile vermeyi gereksiz bulduğum bir ton anlamsız insana her gün selam veriyorum. Tüccarlara para kazandırmaktan başka bir işe yaramadığını düşündüğüm doğum günleri zamanlarında arkadaşlarımı arıyorum. Her gün anlamsız bulduğum ve bana vakit kaybettirdiğini düşündüğüm bir sürü derse giriyorum. İstemediğim bir mesleğe sahip olmak için yalancı bir tutkuyla çırpınıyorum.

Selanik'e ilk kişisel fotoğraf sergimi açmak için gittiğimde de benzer duyguları yaşamış, daha Selanik'e gitmeden şehirde gezilmesi gereken önemli yerleri tespit etmiştim. Özellikle Arkeoloji Müzesi ve Beyaz Kule görülmeliydi. Bir de şu güzel teknelerin bulunduğu söylenen liman. İlk fırsatta, sözü geçen yerleri görmek için yola koyuldum. Hepsini görmeli, döndüğümde gezdiğim yerleri görmek isteyen arkadaşlarım için bol bol fotoğraf çekmeliydim.

Bana kaybolmamam için belki beş kez tarif edildiği gibi arkadaşımın evinin karşısında bulunan St Agios Kilisesi'ni arkama, kale duvarlarını yanıma alıp müzeye gitmek üzere şehire doğru inmeye başladım. Cebime koyduğum pasaportumu kontrol ederken sol tarafımdan gelen bir çocuk sesiyle yanından yürüdüğümü bile farketmediğim ilkokulun bahçesine doğru kafamı çevirdim. Çevirir çevirmez okulun duvarlarının rengarenk yazılarla boydan boya kuşatılmış olduğunu gördüm. Bahçedeki iki çocuğu yakalayıp bu yazıların önünde fotoğraflarını çekmek istedim. Tam kadrajımı ayarlayıp deklanşöre basmıştım ki filmimin bitmiş olduğunu farkettim. Çantamda yeni bir film bulmaya çalışırken çocuklar gözden kayboldular. Film almayı unutmuştum. Yanıma almam gereken pasaport, para vb. şeyleri unutmamak için o kadar çok kontrol yapmıştım ki filmler aklıma bile gelmemişti. Vaktim azdı ve film almak için eve dönmeyi göze alamazdım. Şehre iner inmez ilk iş olarak gidip bir film aldım. Kaybedersem korkusuyla yanıma aldığım az miktardaki paramın neredeyse hepsini bu filme harcadım. Bu durumda elimdeki film daha bir önemli hale gelmişti. Belki bin kez fotoğrafları çekilmiş arkeoloji müzesini ve şu güzel tekneleri çekmek için harcanmamalıydı bu film. İçimden bir ses müzeyi, şu limanı ve diğer yerleri gezmeyi unutup ara sokaklara dalmamı ve ilkokul bahçesinde gördüğüm duvar yazılarının benzerlerinin peşinden gitmemi söylüyordu. O an daha önce görmeyi planladığım yerleri görmek için aslında büyük bir tutku duymadığımı farkettim. Ne arkeolojiye ne de güzel teknelere pek fazla ilgim olduğu söylenemezdi.

Ayaklarım beni müzeyi görmek üzere fotoğrafçının bulunduğu ara sokaktan çıkartıp anayola doğru götürdü. Kafamda şartlanmış şeyler beni buna zorluyordu. Bir fotoğrafçının, ilk defa geldiği ve de "medeniyetin ve kültürün beşiği" olarak anılan bir ülkenin bir şehrinde arkeoloji müzesini görmeden geri dönmesi kabul edilir bir şey değildi.

Müze kapalıydı. Ben yapılması gereken şeyi yapıp müzeye gitmiştim ve kapalı olması kesinlikle benim suçum olamazdı. Kendime belli etmemeye çalıştım ama çok sevinmiştim bu duruma. Müze için tek bir kare bile harcamak istemiyordum. Bir diğer gidilmesi, görülmesi gerekli yer olan Beyaz Kule'ye gitmeye giriştim bu kez. Kapıda giriş parası istediler. Elimi cebime atmıştım ki, neredeyse tüm paramı tek bir fotoğraf filmine verdiğimi hatırladım. Görevli kız param olmadığını anlayınca üzüldü. Ben bu durumu görünce, yufka yüreklilik eder de beni bedavadan içeri almaya kalkışır endişesiyle, ertesi gün paralı bir şekilde tekrar geleceğimi söyleyip, çıktım.

Okulda bir derse girmek istemediğimde kendi kendime bir oyun oynarım. Yurttan çıkmadan makyaj falan yapacağım tutar. Aceleyle çıkmam gerekmektedir ve üstüne sınıf numaralarını yazdığım ders defterini yanıma almadan çıkıveririm. Böylece her zaman olduğu gibi alttan derslerimle birlikte sayısı dokuza varan derslerimin sınıflarını hatırlayamam ve olası birkaç sınıfa bakıp "Aa, ders yok herhalde, gideyim bari," deyip giderim. Yine aynı oyunu oynadım sanki. Tesadüfler de yardım etmişti bu kez. Ama şimdi son yer olarak limana gitmeyi denemeliydim.

Limana gitmek için sahil yolu boyunca uzanan yolda yürümeye başladım. Aristotales Meydanı'na varmadan yol boyunca evlerin, barların ve diğer dükkanların duvarlarında ilkokulun bahçesindeki duvarlarda gördüklerime benzeyen yazılardan gördüm. Tahmin ettiğim gibi heryerdeydiler. Benim dışımda adeta şehirde hiç kimsenin farkında olmadığı, belki de aldırış etmediği şey, grafik ustalarının elinden çıkmışa benzer bu rengarenk duvar yazıları olmasa şehrin tüm dinamizmini kaybedeceği idi. Bu haliyle şehirde yürümek insana bir çizgi film kahramanıymış hissi veriyordu.

Aristotales Meydanı'nı geçtim. Limana yaklaştığımı düşünüyordum artık. On dakika daha yürüdüm ve şehir merkezinin dışına çıkmıştım artık. Bir kavşağa vardım. Liman muhtemelen kavşağı geçince ilerideydi. Olduğum yerde durdum ve bir iki dakika düşündüm. Havaya baktım. Işık yarım saat içinde kaybolacaktı. Işığı renkli teknelere harcamak doğaya haksızlık etmek olur diye düşündüm. Kavşaktan sağa doğru döndüm. Ara sokaklara doğru hızla ilerledim...

Nisan 2002


| Aysum Öner'e Mektup | Paralax'a Mektup | Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |