Fotoğraf
camiasını nasıl bilirsiniz? Fotoğrafçı denilince
gözünüzün önüne nasıl bir kimse geliyor?
Birbirleri için fotoğraf çeken bir grup insan olabilir
mi? Olabilir. Birçok ünlü fotoğrafçıdan oluşan,
dolayısıyla kendisi de hayli ünlenen Salı Grubu,
geçtiğimiz yıl içlerinden birinin, İsa Çelik'in
portrelerinden oluşan bir sergi açmıştı, kendi
kuyruğunu ısıran yılan misali.
Tabii hepimiz düşünmek zorunda kaldık. Fotoğraflar
fotoğrafçılar için mi çekiliyor? Fotoğrafçılar
birbirlerine göstersinler diye mi? Ya da sıradan
insanlar çekip çekip fotoğrafçılara göstersin,
onlar da parmak uçlarında yükselerek, "Güzel,
güzel, özellikle şu kareyi kendime yakın
buldum," desinler diye mi? İcazet almadan olmuyor
mu? Yoksa icazet sadece adının başına
"fotoğrafçı" hatta daha da iyisi
"fotoğraf sanatçısı" yazdırmayı murat
edenler için mi gerekiyor? En önemlisi bu icazeti kim
veriyor? Hangi merci? Yarışma jürileri mi? FIAP
haşmetmeapları mı? Kavuğu elinde tutan kimi duayenler
mi yoksa?
Bakın son yıllarda fotoğrafçı kimliği taşımayan
ama fotoğraflı işler yapan sanatçılar derin bir
huzur içinde, gri skalanın eni ve boyu hakkındaki
tartışmalardan ve teknik ustalıklarını kanıtlama
hırsından uzak, dişlerini parçalarcasına sıkmadan,
rahat rahat çalışıyor, ürünlerini nispeten rahat
sergiliyorlar.
Şu baş belası "fotoğrafçı" yaftasından
kurtulmalı mı acaba? Kurtulmadan asıl konuyu, yani
fotoğrafın doğasını, gücünü, güçsüzlüğünü,
erimini, özgül ağırlığını konuşabilmek pek
mümkün görünmüyor.
Gelin şimdi hepimiz kavuklarımızı en azından bir
süre için göz önünden kaldıralım ve öyle devam
edelim. Zira aşağıdakileri konuşabilmek için
düşünebilmek yeter de artar bile.
Fotoğraf şiir gibi, öykü gibi, arsenik gibi azar azar
alınan bir şey değil. Daha çok mermi gibi, elektrik
gibi bir şey. Seni bir anda ya çarpıyor, ya ıska
geçiyor. Ama ıska geçen bir fotoğraftan da sonsuza
kadar kurtuldum sanmamak gerek. Bumerang gibi geri
gelebilir ya da aynı namludan bir başka serseri kurşun
sizi beklemediğiniz bir anda, beklemediğiniz bir
yerinizden vurabilir. Malum, İngilizce'de fotoğraf
çekmek "shoot" sözcüğü ile ifade ediliyor.
Yani ateşli silahlarla "vurmak" anlamına da
gelen bir sözcükle. Türkçe'de de "tetik
çekmek" ile benzeştiği için "çekmek"
fiilinin kullanıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Zira fotoğrafçılığa ilişkin davranışlar içinde
çekmeye dair hiçbir şey yok gerçekte. Kısacası,
mermi analojisini daha önce de başkaları tarafından
çokça yapıldığı gibi rahatlıkla kullanmaya devam
edebiliriz.
Havaya ateş açanlar var. Çok sevinince,
coşkulanınca, ya da korkutmak için. Vurmak niyeti
olmadan. Aynısını fotoğrafla yapanlar var. "Çok
coşkulandım, hemen bir fotoğraf çekeyim," diye.
Coşkunun fotoğrafını çekebilir misin? Mutluluğun
fotoğrafını? Zor. Gerek de yok. Hazır mutluyken, ne
uğraşıyorsun fotoğrafla motoğrafla? Bırak, tadını
çıkart! O havaya sıkılan mermilerden ne canlar
yanıyor, ne masum kanlar akıyor haberin yok mu? Bir
düşünün, öyle bir coşku anında, o eşsiz coşkuyu
taşıyor zannıyla çektiğiniz bir fotoğraf hiç mi
baş belasına dönüşmedi sonradan? Albümlerden
sökülüp makaslanan, lunapark dekorları gibi kafaları
oyulan, ustalıkla dekupe edilen ama omuzda bir elin
ister istemez can yakmaya devam ettiği
fotoğraflardan sizin de olmadı mı hiç?
Birkaç yıl önce ben de kişisel tarihime müdahale
ederek birkaç ayakkabı kutusu dolusu fotoğrafı
olabildiğince küçük parçalar halinde yırtıp,
(Polaroid'ler hariç. Onlar yırtılmıyor, sadece
eğilip bükülüyorlar. Polaroid fotoğrafların
çevredeki meraklılara dil çıkararak dünyaya
gelmeleri manidarmış meğer.) çözümü imkansız bir
bilmece halinde karman çorman edip çöpe atmıştım.
Çöp karıştıranları hesaba katmamışım. Ertesi
gün, kişisel tarihimin reddettiğim kısımları
bütün mahalleye yayılmıştı. Utanç içinde, umarım
hepsini -çocukların parçalardan oluşturdukları son
derece yaratıcı kolajları da bozmak pahasına- geri
toplayıp bu defa kendi ellerimle uzak bir semtteki çöp
konteynerine def(n)ettim. Henüz yolu bulup geri dönen
yok. Ama fotoğraf bu. Bir sonra kime yanaşacağını,
kimle sırnaşacağını bilemiyorsun ki.
Peki, neden çekilmişti o fotoğraflar? Neden fotoğraf
çekmeden duramıyoruz? Şu anda başka kutuları
dolduran başka fotoğrafları nasıl bir akibet
bekliyor? Huzursuzlar mı acaba, biz de bir gün çöp
kovasını boylarız diye? Yok, hiç sanmıyorum.
Fotoğraflarda bir kedi iyimserliği var gibi. Adeta kime
ait olacaklarına onlar karar veriyorlar. Hatta onlar
kimseye ait falan olmuyorlar; siz, eğer izin verirlerse,
onlara ait oluyorsunuz. Yukarıda aktardığım acı
tecrübede görüldüğü gibi, ısrarcılar da. Kedileri
de geri dönmesinler diye uzak semtlere bırakmazlar mı?
Evet, neden çekiliyor bütün bu fotoğraflar?
"Fotoğraf endüstrisinin devleri" klişesinin
işaret ettiği sarı ve kırmızı ve yeşil renkli
markalar mı idare ediyor dünya fotoğraf trafiğini?
Yoksa çok daha başıboş ve içgüdüsel bir
"kaydetme" ihtiyacımız mı var? Zira bu
kaydetme işini sadece fotoğrafla yapmıyoruz. Her yol
mübah. Yeter ki kaydedelim. Aklımıza değil ama. Akıl
uçucu. Akıl değişken, akıl ölümlü, akıl
akıllı.
Akılsız ve ölümsüz mecralara ihtiyaç var. Tarafsız
ve inandırıcı. Gerçi iyi bir şüpheciyi hiçbir şey
ikna edemez ama, başka mecralarla birlikte fotoğraf bu
işi iyi görüyor gibi.
Doğum günü pastaları sırf mumlar söndürülürken
bir kare fotoğraf çekilsin diye yaptırılıyor,
Paris'e sırf Eiffel'in önünde yoldan geçen bir
yabancıya bir kare fotoğraf çektirilsin diye
gidiliyor, insanlar sırf gelinlik/damatlık ile bir kare
fotoğrafları çekilsin diye evleniyorlar adeta.
Fotoğraflar "çıkmazsa", bütün bunlar
yaşamımızdan çıkıveriyor. Doğum günü
kutlanmamış, Paris'e gidilmemiş, hiç o insanla
evlenilmemiş oluyor. Daha kötüsü de başınıza
gelebilir. Bir yangında tüm fotoğraflarınız yok
olursa, siz hiç yaşamamış oluyorsunuz. Hatırlamak
yeterli değil. Diyelim ki kendinizi ikna ettiniz o
bebeğin gerçekten doğduğuna, o golün atıldığına,
o yolculuğun yapıldığına, o ameliyatın olunduğuna.
Ya bizi nasıl ikna edeceksiniz? Topladığınız sinema
biletleri, kuş tüyleri, gazoz kapakları, böbrek
taşları, markalı kağıt peçeteler ve daha bir sürü
ıvır zıvır bizi ikna eder mi sanıyorsunuz?
Mümkün değil. Fotoğrafın yeri bambaşka.
Polaroid'ler veya şimdilerde önizlemeli digital
fotoğraflar çekildiğinde, fotoğrafta görünen
insanlar hemen toplaşıp kendilerine bakıyorlar.
Birkaç saniye önceki görünüşlerine. Yani unutmaya
bile fırsat bulamadan. Hemen. O anda, anında. Yahu, o
sensin zaten ve oradasın. Daha deklanşör soğumadı.
Henüz bir hatıradan söz edilemez. İçindesin o anın
hala. Ama mesele başka. Kurşun bir kez sıkıldı.
Artık elimizde boşluğa fırlatılmış bir görünüş
var. Atsan atamazsın, satsan... belki satarsın, neyse.
İnsanlar bir saniye önce çekilmiş olan fotoğrafa
bakar ve memnun olup olmadıklarına karar verirler.
Şiddetli duygusal tepkiler verirler. Asla kayıtsız
kalamaz, durumu sükunetle karşılayamazlar.
Fotoğrafın akılsız ve ölümsüz oluşundan için
için rahatsızdırlar zira. Akılları sıra
fotoğrafları terbiye edecek, onların sonsuz
hayatlarına yön vereceklerdir. Bunun
imkansızlığını pekala bilirler. Bir fotoğrafı ya
reddedersin, ya onu kabul edersin. Ama bir fotoğrafı
terbiye edemezsin. Etsen de için içini kemirir, ömrün
boyunca o hayalet peşini bırakmaz. Senin ve diğer
tanıkların.
İnsanların fotoğrafla kendi gündelik yaşamlarında
böylesine derin, vazgeçilmez ve duygusal ilişkiler
içinde olmaları, onların başkalarının çektiği
fotoğraflara bakışlarını da etkiliyor ister istemez.
Şu her bir fotoğraf için yaşanan kabul-red
ritüelinin farkındalar en azından. Önlerine kadar
gelen her fotoğrafın bir ön elemeden geçtiğinin çok
iyi farkındalar. Fotoğrafın kendisinin akılsız, ama
onu kabul ya da reddedenin akıllı olduğunun
bilincindeler.
Bu da insanları kendi çektikleri ya da çekildiğine
tanık oldukları fotoğraflara karşı güvenli,
diğerlerine karşı şüpheci yapıyor. Hele
günümüzde.
Bana soracak olursanız, ben kedileri oldum olası
severim ama onlara evimi emanet edecek kadar güvenmem.
Kendi doğurduğum bir kediye bile kefil olmak istemem.
Bunun tek bir istisnası var gibi görünüyor, o da
kedinin sanatçı olması. O zaman siz de
rahatlıyorsunuz, kedi de. Peki, şimdi bu ne demek
oluyor?
İsterseniz, başka bir yazıda tartışalım işin o
kısmını da, ya da hepten unutalım gitsin, nasıl olsa
bir yerlerde fotoğrafı var.

Yeri,
yurdu, fotoğrafçısı ( ya da fotoğrafçıları), atı
ve süvarisi bilinmeyen iki fotoğraf. Şimdilik beni
seçmiş bulunuyorlar.
OCÇ,
Ağustos 2002
Yukarıdaki yazı, YKY Sanat Dünyamız
dergisinin 84. sayısında (Yaz 2002) yer almıştır.
paralaX'ta, derginin izni ile yayınlanmaktadır.
|