Çok
ünlü fotoğraflar vardır. Belleğimize kazınmış. O
kadar ki, artık alıp duvara asmanıza bile gerek yoktur
onları. Zaten ezbere bilirsiniz. Bir iki tane sayalım:
Marilyn Monroe'nun beyaz eteklerinin havada uçuşması.
İnsanın gözlerini delen bakışlarıyla meşhur
National Geographic Afgan Kızı portresi. Atatürk'ün açık
havada, karatahtada yeni harfleri öğretmesi.
Çoğunun fotoğrafçısı bile bilinmez. Sıkı bir
paradokstur bu. Oysa bir fotoğrafçı hayatta daha ne
ister? Çektiğiniz bir kare, dünyaca ünlü oluyor,
ikonlaşıyor, tüm zamanların en iyi bilinen görüntülerinden
biri oluyor. Benzerleri, parodileri, hikayeleri oluşuyor.
Ne var ki, fotoğraf ünlendikçe fotoğrafçısı
unutuluyor, siliniyor, arka plana karışıyor. Fotoğrafçı
fotoğrafının şöhretinin altında eziliyor. Tıpkı
TV dizilerindeki ünlü rollerin, oyuncularını yok
etmesi gibi. Dallas'ın JR'ını kim oynuyordu? Hatırlayanınız
var mı?
İşin bir de başka yönü var: Fotoğrafta görünen kişinin
durumu. Ünlü fotoğrafların çoğunda yer alan kişi(ler),
yukarıdaki örneklerde de olduğu gibi, Afgan Kızı
hariç (gerçi o da fotoğrafçısı Steve McCurry'nin
tuhaf çabası ve dünya konjonktürünün uygun düşmesi
sayesinde bu yıl ünlendi, adının Şerbet olduğunu
bilmeyen kalmadı), zaten ünlüdür. Ama kimilerini de
tanımayız bile. Örneğin hastane koridorlarında
hasta, doktor, hastabakıcı ayrımı yapmaksızın gelip
geçen herkese "Şşşşt!" diyen ikonlaşmış,
klasik siyah-beyaz hemşire fotoğrafında gördüğümüz
hanımı tanımayız bile. Daha doğrusu, sanırız ki o
kişinin tek varoluşu fotoğraftaki halidir (Bu yıla
kadar Afgan Kızı Şerbet hanımın durumu da aynıydı).
O hanım, üzerinde hemşire kıyafeti, işaret parmağı
gülümseyen parlak dudaklarının ucunda sokaklarda dolaşır,
alışverişe çıkar, o haliyle duşa ve yatağa girer.
Fotoğraftaki görünüşüyle, hiç yaşlanmadan ve neşesini
kaybetmeden yıllarca görüş alanına girdiği herkesi
tatlılıkla sessizliğe davet eder.
Fotoğrafçısından geçtik, modeli kim, onu bari
bilsek. Bu hanım gerçekten bir hemşire mi acaba, yoksa
duruma göre kılıktan kılığa giren "genel amaçlı"
bir yüz mü? Başka fotoğraflarda başka kimliklerle de
görünmüş müdür? Bir de dansöz hali var mıdır örneğin?
Övünüyor mudur susturan hemşire fotoğrafı sayesinde
gelen şöhretiyle? Yoksa, JR gibi o da rolü kendisinden
daha fazla ünlendiği için küsmüş müdür kaderine?
O yine haline şükretmeli. Andy Warhol'un dediği gibi,
ahir zamanda, herkesin 15 dakika için bile olsa ünlü
olma şansını yakaladığı uçuşan görüntüler çağında,
hayatta karşısına çıkan yegane fırsatı değerlendiremeyen,
tarihe berbat bir fotoğrafla, ya da berbat bir şöhretle
geçenler de var. Bir gazete haberi hatırlıyorum. Çok
ünlü bir mafya babası sonunda yakalanmış, davası görülmüş.
Haberin yanında bir fotoğraf var. Baba, yanında bir güvenlik
görevlisiyle mahkeme koridorunda yürüyor. Görevli onu
kolundan tutmuş, katmış önüne, adalete teslim etmek
üzere ilerliyor. Gel gelelim, foto muhabirinin asıl
derdi babayı görüntülemek. Tam deklanşör düşerken
memurun hapşırması muhabiri ilgilendirmiyor. Sonuç:
Baba başı dik yürürken, memur iki büklüm, yüzünü
gülünç bir şekilde buruşturmuş, gözleri kısık,
dudakları uzamış. Zannedersin ki baba görevli, memur
suçlu. Ne şans! Gel de göster eşe dosta, çoluğuna
çocuğuna, bak gazetede resmim çıktı diye.
Beni üzen "tarihi" portrelerin başında,
Alman teorisyen Dr. Ernst Kretschmer'in 1940'larda yazdığı
Beden Yapısı ve Karakter kitabının içinde yer alan
fotoğrafları saymalıyım. Kretschmer, ünlü konstitüsyon
teorisinde insanların beden ve kafatası yapılarını
piknik / atletik / astenik gibi kategorilere göre sınıflandırdıktan
sonra, belli tiplerin ağır ruhi hastalıklara yakalanma
ve suç işleme eğilimlerinden bahsediyor. Kitapta bu
kategorilerle ilgili örnek portreler yer alıyor. Bu
insanlar Kretschmer'in hastaları, ona esin kaynağı
olan kimi vakalar.
Kitabı okuyup, bir yandan da fotoğraflardaki insanları
inceliyorsunuz. "Vay be," diyorsunuz.
"Demek bu şahıs tehlikeli, ya da en azından
marazi bir tip. Bravo doğrusu, fotoğrafını çekebilmişler."
 
Uslu uslu poz verdirmişler. Bir karşıdan, bir sağdan,
bir de soldan çekmişler. Kafatası şeklini, çenenin
duruşunu, göbek miktarını iyi anlayalım istemişler.
İnsafa gelmişler, bir de gözlerine siyah bant çekmemişler.
Belki de gözlerde de bazı eğilimler gizlidir, onları
da görelim istemişler. Bu insanları fotoğrafhaneye
sokarken onlara ne uydurmuşlar? Hastane kayıtları için
çekiyoruz, hadi soyunuver mi demişler? Kitap basılınca
bir kopyasını onlara vermişler mi? "Hey sen, fırça
saç, tipik bir potansiyel psikopat katil olarak tarihe
geçtin, gözün aydın," mı demişler?
Bu insanlar kimdi? Tek kusurları tarife uymaları mıydı?
Tarif onların üzerinden mi üretildi yoksa? Sözü
edilen beden tipi kategorilerinin en iyi örnekleri
olarak seçildiklerine göre, kitapta temsil ettikleri
grup için yer alan kehanetler bir bir gerçekleşti mi?
Gerçekleştiyse, acaba bu insanlar kitapta kendileri için
yazılanları haksız çıkartmamak adına çıldırmış,
zaten peşinen itham edildiler diye suç işlemiş, ya da
suç işlemeleri kolaylaşmış olmasın?
Bu suçlar arasında fotoğrafhaneyi kundaklamak, kitabın
basıldığı matbaanın camını çerçevesini indirmek,
fotoğrafçıyı ve Herr Kretschmer'i tehdit etmek de var
mıydı acaba?
 
Fotoğraflar,
Dr. Ernst Kretschmer'in, Dr. Mümtaz Turhan'ın çevirisi
ile 1949 yılında Doğan Kardeş Yayınları A.Ş. Basımevi
tarafından, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Yayınları 397 sıra no. ile 1949 yılında İstanbul'da
yayınlanmış olan "Beden
Yapısı ve Karakter (Konstitüsyon Meselesi ve Mizaçlar
Bilgisi Hakkında Araştırmalar)"
kitabından alınmıştır.
OCÇ,
Ağustos 2002
|