Paralax Görsel Kültür Arşivi 053



1850'lerde Macaristan'da
üretilmiş olan bu
daguerreotype'da
renkler, arka plan ve
"göl" yapaydır.

Fotoğraf hiçbir zaman
mert olmadı mı yoksa?

 

(Digital) Fotoğraf ve Gerçeklik
Murat Germen


5 Eylül 2002 tarihli Radikal'in Sinema sayfasında Hasan Bülent Kahraman'ın "Görüntüler de yalan söyler" başlıklı yazısı, üzerine arada kafa yorduğum bir konuyu işliyordu. Yazının son iki cümlesi içeriği özetliyordu: "Oysa bilmek gerekiyor ki, görüntü göründüğünden daha eksik bir şey. Gerçek de burada yatıyor." Başlığı görünce "Evet, evet! Hatta görüntüler hep yalan söyler..." demek geçti içimden ve bu yazı bu şekilde ortaya çıktı.

Dijital fotograf çıkalı beri gerçeklik tartışmaları başka bir boyuta çıktı. Kimyasal fotografı özellikle de "belgesel" fotografı "gerçek" olarak tanımlayanlar; dijital fotografı, sanırım varlığını bilgisayar ortamında sürdürdüğü için, "sanal" ve dolayısıyla da "gerçek dışı" olarak algıladı ve tanımladılar. Bunu takiben "dijital çıktı, mertlik bozuldu" ifadesi ağızlara çiklet oldu. Alışılageldik yöntemler kullanarak karanlık odada montaj ya da kimyasal manipülasyon yapmayı "mertlik," benzer sonuçları bilgisayar ortamında elde etmeyi ise "mertlik dışı" görenleri biraz "sert" buluyorum. Bu yaklaşımın "kullanmayı bilmiyorum, o zaman kötüdür" hissinden yola çıkarak üretildiğini düşünüyorum. İlle de "mertliğin bozulması" şart ise, mevcut yapının temellerine (örneğin mağara resimleri) inmekte fayda var. Mağara resimleri gerçekçilik iddiası olmayan grafik bazı "soyutlamalar" olarak ortaya çıktılar. Her nasıl insanların anlaşabilmesi için "dil" adını verdiğimiz ve Nietzsche'nin "hepsi birer önyargıdan ibaret" dediği kelimelerden oluşan ortak bir anlaşma ortamı gerekiyorduysa, aynı ihtiyaç kelimelerin devre dışı bırakılabildiği görsel iletişim için de söz konusuydu. Simgelerden oluşan mağara resimleri de bunun sonucu olarak ortaya çıktılar. Mertliğin bozulması, genel bir çerçevede bakarsak, bu aşamadan itibaren başladı aslında. Çünkü, alışılageldik şifahi iletişime ek olarak artık "gerçek diye nitelendirilenin grafik bir yorumu" olan görsel iletişim de devreye girmişti; derdini anlatmaya çalışırken resim de yapabilen daha avantajlı duruma geçebildi. Buradan büyük bir zıplama yapıp Ortaçağ resmine geçersek; perspektifin kurallarının konulduğu, olabildiğince birebir tasvirin amaç edinildiği bu çağda resmin aslında gerçeğin "ta kendisi" olmadığını, ressamın istediği ortamı istediği ışık ve renkle betimleme şansına sahip olduğunu görürüz. Resmedilen o çağa ait tanıklık mümkün olmadığı için, içeriğin yanlış - doğru olduğunun ispatı olası değildir. Ayrıca, X ışınları ile yapılan sondajlarda pek çok Ortaçağ resminin, son hallerini almadan önce, çok sayıda değişikliğe maruz kaldığı belirlenmiştir, ki bu da zaten gerçeğin ne kadar "görece" bir kavram olduğunu ve görsellikte mertliğin belki de hiçbir zaman varolmadığını gösterir.

19. yüzyılda yapılan fotografik çalışmalarda ise artık "ressamın yorumu" söz konusu olmadığı için gerçeğe daha yakın bir görüntü elde edilmiştir. Fotograf makinelerinde bu zamana kadar olan gelişmelerde ise radikal bir evrim gerçekleşmemiş, sadece bazı şeyler daha kolaylaşmış ve çabuklaşmıştır. Kullanılan filme, makineye, hıza, diyaframa, merceğe göre kapsamı, estetiği ve kimliği değişen ikiboyutlu bir "temsil" aracı olan fotograf, hiç bir zaman gerçeğin tıpatıp "aynısı" ol(a)mamıştır aslında. En iyisinden "gerçeğe en yakın" resimleme olmuştur (ki burada belgesel diye tabir edilen fotografta bile bir "kurgu" boyutunun olabildiğini unutmamak gerekir). Dijital fotograf ise pek çok kişinin sandığı gibi konvansiyonel fotograftan daha az "gerçek" bir kayıt değil. Görüntü kimyasal bir süreç yerine sayısal bir süreçle kaydedildi diye dijital fotografı daha "yapay" bir temsil olarak algılamak yanlış.

Dijital fotograf, her ne kadar bildik kağıt üzerine baskı almaya izin veriyorsa da, genellikle sayısal olarak saklandığı ve zaman geçtikçe herhangi bir solma yaşamadığı için "zamanın izini üzerinde taşımayan" bir belge olarak değerlendirilebilir. Hani aile büyüklerimize ait, "Cumhuriyet döneminde bu ülke daha medeniymiş galiba" dedirten solmuş siyah beyaz fotografların, üzerimizde bıraktığı bir "parşömen" etkisi vardır ya... İşte bu anlamda bir tat arıyorsanız dijital fotograf daha size göre değil. Diğer bir deyişle, bir zamanlar kimyasal fotograf geleneksel resmin yanında ne kadar "teknik" duruyorduysa, dijital fotograf da kimyasal fotografın yanında o kadar "teknolojik" duruyor (şimdilik). Dijital belgenin algısı üzerine çok sayıda çalışması olan William Mitchell, "The Reconfigured Eye: Visual Truth in the Post-photographic Era" adlı kitabında; fotografik ve dijital süreçler arasındaki farkın kültürel ve mantıksal algılama farkları çerçevesinde şekillendiğini ifade ediyor. Yani, bilgisayar çağına geçmiş veya bilgisayarın işleme mantığını özümsemiş bir kişi dijital fotografı çok daha kolay ve çabuk bir biçimde hayatının parçası yapacak, dolayısıyla da onun için dijital / kimyasal farkı ortadan kalkacaktır. Bu açıdan yaklaşırsak dijital fotograf diye bir kavramı yok sayabilir ve yerine sadece fotograf kelimesini kullanabiliriz (bir kitaba bakarken gördüğümüz fotografın diapozitif ya da negatif baskı olup olmadığının bizi pek ilgilendirmemesi gibi).

Dijital fotografın yeri üzerine fikir geliştirenler arasında önemli bir yeri olan Lev Manovich "The Paradoxes of Digital Photography" adlı yazısında 'dijital imge fotografı bertaraf etmekte ama aynı zamanda "fotografik" olanı güçlendirmekte, yüceltmekte ve ölümsüzleştirmekte' diyor. Bu ifade dijital fotografın hayatımızdaki yerinin ne kadar sağlam olduğu hakkında bir fikir veriyor sanırım.

Eylül 2002

 

| Murat Germen'e Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |