 |
Türkiye'de Yüzyılın
Fotoğrafçısı
Ara
Güler ile Urfa, Harran
ve
Nemrut Üzerine Söyleşi
Fotoğraflar ve
söyleşi:
S.
Sabri Kürkçüoğlu
Harran Üniversitesi, Şanlıurfa Meslek
Yüksekokulu
Öğretim Görevlisi
Ara
Güler, Yapı Kredi Yayınları'nın hazırlamakta
olduğu “URFA” kitabının fotoğraflarını çekmek
için 15-30 Mayıs 2002 tarihleri arasında eşi Suna
Hanımefendi ile birlikte Urfa'da bulundular. 15 gün
içerisinde birçok ilçemizi ve il merkezini birlikte
dolaştık. Bu süre içerisinde il sınırları
içerisinde 2.000 km. araba ile, 30 km’ye yakın ise
yaya olarak dolaştık. Şanlıurfa il sınırları
içerisinde 4.000 fotoğraf çekimi yapmış oldu. Sayın
Ara Güler ile Urfa'dan ayrılmadan önce 29 Mayıs 2002
tarihinde Urfa, Harran ve Nemrut üzerine konuştuk...
Urfa ve
Harran'a ilk gelişiniz ne zamandı? Nereden geldi Urfa
aklınıza?
Fransız Televizyonu ile bir dokümanter film
yapıyorduk; o film için Urfa ve Harran’a gelmiştik.
O gün Rus kozmonot Yuri Gagarin, Vostok I uzay gemisiyle
ilk uzay uçuşunu gerçekleştirmişti. 12 Nisan 1961
tarihiydi. 108 dakika süren bu uçuş süresince yer
çevresinde dolaşmıştı. Biz de gece Harran'dan
izlemiştik.
Harran'da, Şıh İbrahim ile tanışmıştık. Harran
bugünkü gibi böyle elektrik direkleriyle dolu
değildi. Çok daha doğaldı. Yıldızları seyrederek
yattığımızı hatırlıyorum.
Kırk
bir sene sonra bu gelişinizde Urfa ve Harran’ı nasıl
buldunuz?
Kırk bir yıl içinde birçok kere geldim. Ama bu
seferki gibi sizinle birlikte çok ayrıntılı
gezmemiştim Urfa ve Harran’ı. Fakat gördüm ki bu
şehirde idareciler çok yanlış işler yapmışlar.
Mesela Tarihi Harran Şehri’nin her tarafını beton
evler, elektrik direkleri ve teller sarmış. Bir şehrin
estetiğini bozmak için birebirdir bunlar.
Mahvetmişler. Urfa hayalimizdeki Urfa olmaktan
çıkmış oldu. Seninle birlikte yaptığımız gibi bir
çalışma yapmak isteyenler Urfa'nın estetik bakımdan
tahrip edilmiş bir şehir olduğunu göreceklerdir.
Görsel kirliliğin belki en büyük örneklerinden biri
olmuş Urfa. Valilikçe tarihi kent merkezinde kurtarma
ve canlandırma çalışmaları yapılmakta, ama çok
yetersiz bunlar. Büyük destek lazım.
Afrika ülkelerini, Bengladeş'i, Endonezya'yı,
Hindistan’ın en ücra yerlerini gezmişim, bu kadar
estetiksiz hale getirilen bir yer yok. Yani bu niye
böyle ki?
Urfa
bir sanayi tarım şehri olma yolunda. Sizce bir kültür
şehri olarak mı kalmalıydı? Bu değişimi nasıl
karşılıyorsunuz?
Canım, sanayi ve tarım şehri olunması icap ediyorsa
tabii ki olmalı. 21'inci asırda bu zenginliklerden
faydalanılmalı. Ama bunun bir biçimi vardır. Tarihi
yapıların önüne veya yanına elektrik direği
dikilmesi kabul edilemez. Konya’da da aynı durumla
karşılaşıyoruz. Birçok caminin giriş kapısının
önüne trafolu elektrik direği dikilmiştir. Hiç
estetik görüş yok mu bu adamlarda? Demek ki Elektrik
İdaresi Türkiye'yi katlediyor yahu!
Harran'da sur içindeki tarihi alana 1000’den fazla
elektrik direği dikilmiş. Bunu yapanlar ne hakla bu
işi yapıyorlar? Sit alanı bir bölgede, buna nasıl
müsaade ediliyor? Demek ki ilgili kurumlar müdahale
etmiyor.
Birlikte
olduğumuz günlerde şehrin tarihi bölgelerinde
turistlere sıkça rastladık. Görsel kirlilik, onlar
açısından bir estetik sıkıntı meydana getirir mi
sizce?
Şimdi bana sorarsan turist bir gelir kaynağıdır.
Muhakkak da olacaktır. Turist geldikçe daha çok
tanınan bir memleket oluruz. Turistler
fotoğrafçıların gördüğü estetik bozuklukları
fazla görmeyebilir. Bazı turistler bu tür
görüntülerle ilgilenmezler. Tarihçi, arkeolog, bilim
adamı turistler ancak bu bahsettiğimiz şeyleri
görürler. Hızlı tur yaptıkları için ayrıntıları
görmezler. Biraz bilgi sahibi olup dönerler.
Turizm biraz da geleneksel yapıyı bozar. Çünkü
onların çeşitli ihtiyaçları için yeni sektörler
oluşur. Modern işyerleri, işportacılar vb. yerler
çoğalır. O da bir yerde hakikati bozuyor.
Söz,
turizmden açılmışken Urfa'yı kültür turizmine
hazırlıklı buluyor musunuz?
Mevcut vaziyeti ile biraz otel yetersizliği var. O çok
kolay hallolur. Ama çok tarihi bir şehir diye turisti
getirip, estetiği bozan ve görsel kirlilik meydana
getiren elektrik direği, çöp bidonları, tabelalar
gibi şeyler kaldırılmaz ise, daha da kötüsü
tarihi-mimari dokuyu yok ederseniz turist hayal
kırıklığına uğrar. Bunları bir düzene sokmak
lazım. Gelen insanlar fotoğraf ve film çekerler.
Döndükten sonra dostlarına gösterirler. Böyle
giderse bu bir nevi olumsuz propaganda olur.
Anadolu'da
fotoğraf açısından en elverişli yöreler sizce
nerelerdir?
Tarihi ve mimarisi, çarşıları ve geleneksel yaşamı
ile Şanlıurfa, Mardin, Kapadokya, Van Gölü
etrafındaki yerleşim yerlerini sayabilirim. Akdeniz ve
Ege'de daha çok deniz turizmi yoğun olduğundan
fotoğraf açısından birşeyler bulmak zordur. Ancak
buralarda tarihi ve arkeolojik eserler zenginlik
gösterir. Ancak, Akdeniz ve Ege sahillerimizde turizmden
daha fazla gelir elde etmemiz mümkündür.
Bir
gazeteci olarak sizce Türkiye’de gazetecilik nasıl
bir noktada?
Türkiye'de çok iyi gazeteciler vardır. Yalnız şimdi
bakınız. Bir İngiliz gazetecisi ile bir Türk
gazetecisini mukayese ettiğimiz zaman arada şu fark
vardır: Bence Türk gazeteciler İngiliz
gazetecilerinden daha iyidir. Neden? Mesela bir Türk ve
İngiliz gazetecisine desen ki “Git, Dolmabahçe
Sarayı'nda şöyle bir haber yap ve fotoğraf çek,
gel.” İngiliz gider, görevliler girilmeyeceğini,
müsaade olmadığını söyleyince teşekkür eder ve
geri gelir. Ama Türk gazeteci haberini yapmadan geri
gelmez. Kafasını çalıştırır. Bir yolunu bulur, o
işi halleder. İşte iyi gazetecilik budur.
Yazarları çok önemsiyoruz. Halbuki Vietnam dahil en
son harplerde 96 gazeteci ölmüş olup bunların 2
tanesi yazar, 94 tanesi foto muhabiridir. Bütün bu
işin en tehlikeli tarafında foto muhabirleri yer alır.
Toplumsal olaylarda bile olayın içinde kalır.
Yazarları bu olayların içinde göremezsiniz.
Bir olay olduğu zaman fotoğraf aranır. Fotoğraf
olmayınca o haber yok sayılır. Gazetecilik esasen
haberden ibarettir. Köşe yazılarında yapılan
yorumlar gazetecilik değildir. Yazarın kendi
görüşleridir.
Fotoğrafçı
en çok nelere dikkat etmeli?
Foto muhabirleri ile fotoğrafçı ayrı şeylerdir.
Öncelikle bunu belirtmek isterim. Bir yere gitmeden
önce epey bilgi edinmeli. Mesela ben ve eşim beraber
Kamboçya’ya gidiyorsak orası hakkında epey kitap
okuruz. Diyelim Endonezya’ya bir röportaj için
gidiyorsun. Uçak, konaklama vb. masraflar yaklaşık 20
000 dolardır. Eğer gitmeden bilgi edinmemişsen, gidip
lüzumsuz yerlerde dolaşıp o parayı da yiyip, boş
dönersin. Masrafa da yazık olur. Halbuki o parayı
harcamışken önemli bilgi ve fotoğraflarla gelmen
lazım. Reportörlük budur. Amerika’da gazetecilik
böyle olur. Bizde önüne gelen gazeteci oluyor.
Gazetecilik ciddi bir iştir.
Nemrut
Dağı’na giden ilk gazeteci olduğunuzdan
bahsetmiştiniz. Hangi yıllardı? Nereden aklınıza
gelmişti?
Biliyorsunuz Anadolu’da en önemli arkeolojik
çalışma, H. Schliemann’ın Truva kazısı ile
başlamıştır. 1871 yılındaki bu çalışmalardan
sonra 1800'lü yılların sonlarında diğer
arkeologlarla devam etmiştir. O yıllarda Türk ressam
ve arkeolog Osman Hamdi Bey ile Ermeni kökenli Türk
heykelci Yervant Oskan Fransa’da eğitimlerini
tamamlayıp İstanbul’a dönerler. Sonra İstanbul’da
yeni kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde, yani
bugünkü Güzel Sanatlar Akademisi’nde birlikte
çalışmaya başlarlar
Osmanlının son döneminde Bağdat Demiryolu
yapılırken Alman mühendis ve işçilere, o yörenin
köylüleri götürüp Nemrut’u göstermişler. Bu
bilgilerden haberdar olan Osman Hamdi Bey, 1881’de
Müze-i Hûmayun (Arkeoloji
Müzesi)
müdürü olduktan sonra Yervant Oskan’la birlikte
1883’de Nemrut’a gidiyorlar. İptidai makinelerle bir
takım fotoğraflar çekiyorlar ve bir kitap yapıyorlar.
Kitabın adı “Le Tumulus de Nemroud-Dagh” yani
Nemrut Dağı Tümülüsü. Kitap 1883’te Fransızca
basılıyor. Türkiye arkeolojisinin ilk önemli
eseridir. Fakat yıllarca bu kitaptan kimse haberdar
değildir.
Hayat Mecmuası’nda görev yaparken, bir gün İstanbul
Arkeoloji Müzesi’nde “Müzemizdeki Meşhurlar”
diye bir röportaj için bazı heykellerin fotoğraf
çekimlerini yapıyordum. Üç gün çalışmıştım.
Öğlen paydosunda görevliler yemeğe gitti. Ben de
kütüphaneye geçip kitaplara bakmaya başladım.
Bakarken Nemrut hakkındaki bu kitabı buldum. Hayatımda
böyle bir yeri duymamıştım. Birçok yere gitmiş ve
fotoğraf çekmiştim. Burası neresi diye meraklandım.
Arkada bir kroki vardı. Bu krokiyi bir kağıda
geçirerek yanıma aldım. Biraz da notlar yazdım.
Sonraki yıllarda, Adıyaman ve Kâhta civarında
dokümanter bir çekim için Fransız Televizyonu
gelmişti. “Medeniyetler Dizisi” gibi bir konuydu.
1958’ler falandı. Onlarla geziyordum. Bir ara onlara
böyle bir yerden bahsederek gitmeyi teklif ettim.
Yalnız “Fotoğrafları sadece ben çekeceğim. Siz
sadece film çekersiniz,” dedim. Onlar üç kişiydi.
Benimle birlikte dört kişiydik. Eski Kâhta’ya
gittik, katırlar kiraladık. 9-10 saat dağlarda yol
aldık. Şimdiki gibi yol falan yoktu. Hatta tehlikeli
bir tırmanış olduğundan ben katıra binmeden uzun
süre yaya yürümeyi tercih ettim. Nihayet vardık.
Enteresan manzarayı görünce “İyi ettik de
geldik,” dedik. Güneş batıp karanlık oluncaya kadar
çekimler yaptık. O zaman kafalardan bir tanesi
heykellerin üstündeydi. Sonradan yıldırım çarpınca
düşmüş.
Hayat Mecmuası’na bu fotoğrafları ve röportajımı
gösterdim, önemsemediler. Bir şey anlamadılar.
“Bunları ne yapalım, dağ-taş fotoğrafı,”
dediler. Sonra röportajımı Almanya’ya gönderdim ve
yayınlandı. Kupürlerini kesip saklamışlardı. Benim
haberimin olduğunun farkında bile değillerdi. Bu kadar
aptallık... Bu röportajım dünyada 100'ün üzerinde
sanat ve haber mecmuası ile gazetelerde aynı yıl
çıktı. Fransız Paris-Match, “Muhabirimizin
Keşfi” diye vermişti. Böyle büyük dergilerde yer
alması çok önemliydi.
Aynı yıllarda Münih Üniversitesinden Prof. Bourner de
orada araştıma yapıyormuş. Tabii benim röportajlar
yayınlanınca bütün dünyaya onlardan önce ben
tanıtmış oldum. Daha sonra bu konuda bir de sergi
açtım.
Adıyaman
veya Kahta'ya heykelinizin dikilmesi lazım bence...
Ayrıca, Adıyaman turizm gelirlerinden benim hisse almam
gerekir. Haksız mıyım?
Aktif
olarak gazetecilik ve foto muhabirliği mesleğini halen
sürdürüyor musunuz?
Şu anda Time'ın muhabiri ile konuşuyorsun aslında...
Hürriyet'ten tekaüt oldum. Zaman zaman da röportajım
yayınlanıyor.
50
yıllık süreç içerisinde nereleri gezdiniz? Kaç
fotoğraflık bir arşiviniz oldu?
1956’dan sonra Amerika’daki Time-Life mecmuasının
Türkiye muhabiri oldum. Ondan sonra Paris-Match, Stern
gibi mecmua ve gazetelerde çalıştım. Türkiye
tarihindeki bütün gazete ve dergileri toplasan bunlar
kadar mühim sayılmaz. Bazen onlar röportaj için bir
yere gitmemi isterler. Bazen de ben onlara teklif ederim.
Türkiye ve Dünya’da benim gitmediğim yer yoktur.
Sadece Meksika'nın aşağısı, Alaska civarı, bir de
Sibirya ve Kuzey Kutbu dışında her yer...
Dört tane büyük harbe gazeteci olarak gittim. Vietnam,
Beyrut Çıkarması, Eritre-Etiopya ve Filipinler...
En son yaptığım röportajlardan biri: “Kuru Kafa
Avcıları” idi. Borneo Adaları’nda.
Endonezya’nın kuzeyindeki Güneydoğu Asya
takımadalarının en büyük adası. İçinde dört tane
devlet var. Saravak ve Sabah Sultanlığı Malezya’ya
bağlıdır. Kalimantan Endonezya’ya ait olup Brunei
Sultanlığı ise İngiliz protektorasındadır ve
dünyanın en zengin sultanlığıdır. Camilerin
kubbeleri altından. Prens 50 yaşlarında gayet kibar,
müslüman bir adam. Fotoğraf makinesi meraklısı. 19
tane Leica makinesi vardı. Japonya’ya tayyare
gönderdi, benim için bir Nikon makine aldırdı. Hediye
etti. Makine gövdesinin alt kısmına bir altın plaka
yerleştirilmiş ve “Prenses Bolkiar’ın
hediyesidir" yazılı. Dönünce makinenin alt
kısmından bunu çıkardım. Dolaştırmıyorum.
Bunca sene çalışmam sonunda yaklaşık 800 000
fotoğraflık bir arşivim oldu.
15
gündür Urfa'da epey yoruldunuz. Biz de sizinle birlikte
olmaktan büyük keyif aldık. Bu süre içerisinde yeni
keşfettiğiniz şeyler oldu mu?
Ben dünyanın birçok yerini gördüğümden, bazı
şeyler birbirine benziyor. Benim işim dörtköşe bir
karenin içinde bir takım anlamlı, bir mana taşıyan
görüntüler tespit etmek. Gerektiği zaman
neşretmek...
Birçok görüntü beni şaşırtmaz. Bazen kızdırır
ve yorar. Neden? Tam güzel birşey görürsünüz fakat
fonda çöp bidonu, teller, direkler gibi şeyler işi
berbat eder. Sinir bozar... Bazı değerlerin kayboluşu
ise ayrı bir olay...
Fikret
Otyam Usta'nın çok eski yıllara dayanan bir "Urfa
Sevdası" vardır bilirsiniz. Urfa'ya birlikte
gelişiniz oldu mu ?
Fikret'le Adana'ya çok gittik. "Gide Gide"
serisinin röportajlarında beraber çalıştık. Biz bir
sacayağıyız. Fikret, Ben ve Orhan Peker. Mesela,
"Can Pazarı" Adana'da pamuk işçilerinin
hayatı... İşçi kıyafetiyle girdik aralarına,
çalıştık. İşte öyle röportajlarımız var. Orhan
desen çizerdi. Fikret yazı yazar, ben de fotoğraf
çekerdim.
Meslektaşlara
nasıl bir mesajınız olur?
Fotoğraf çekme işi çok önemli ve zordur. Yaşamın
bir gerçeğini saptayıp tarihe mal etmektir. Bir kere
görmesini öğrenmek lazım. Çoğu, bakar ama birşey
anlamaz. Ayrıca fotoğrafçı kendini pek belli
etmemeli. Yoksa doğallık hemen bozulur. Bir şiirden
herkes başka şey anlar. Bazı kimseler için belki
dünyada en önemli şey kendi mesleğidir. Ama dünyada
çok mühim şeyler de vardır. Tıp dünyası ve Uzay
çalışmaları gibi...
Çok
teşekkür ederim. Sizi Şanlıurfa'da tekrar görmek
dileğiyle, buluşmak üzere...
Ben de teşekkür ediyorum. Urfa'da birlikte birçok yere
gittik ve güzel fotoğraflar çektik. Urfa'yı daha
yakından tanımış olduk...
Mayıs 2002
|