|
Anımsamak - 2
"Benim
Cici İlişkilerim"
İbrahim
Akyürek
İnsanları ve kurumları ilişkileri ile de
tanımlarız çoğu zaman. Silahla karışık karanlık
işlerin döndüğünü bildiğiniz mahallenizdeki
bakkalınızla ilişkinizi kesmeniz ne kadar ahlaki ise
gönüllü ya da zorunlu çalıştığınız kurumların
ahlaki ilişkileri de sadece kurum oldukları için, siz
orada bulunduğunuz için, orada insanlığa yararlı
işler yaptığınız için farklı değildir.
Bakkalınız ve kurum arasındaki ilişkilerinizin farkı
ancak psikolojik ya da rafine uzaklık ile
açıklanabilir. Bakkal yakınızdadır, sizin doğrudan
deneyiminize açıktır. Onun kötülüğüne temas
edebilirsiniz; ayrıca onun temasına, sizden
çekinmesine de açıksınız. Öteki komşularınız da
benzer ilişkidedir. Kollektif deneyimle de onaylanan,
ayıplanacak bir kötülük ilişkisi vardır ortada.
Kurum (vakıf, sendika, şirket, dernek, parti, devlet,
aile, cami, kışla) farklı işlemlerle (bürokrasi,
markalama, teknoloji, mekanın kontrol edilemez
büyüklüğü, gelenekler, kutsal değerler) sizin
deneyiminizden uzaklaştırılır. Uzaklıkla paralel
çoğalan hız kaynaklı körlük, kötülüğün
farkına varılmasını engeller; farketseniz de olası
ayıplayıcıların teması azalmıştır ya da
ayıplanmaya zaman kalmamıştır. Rafine ilişkilerle
(örneğin reklamcılık gibi) kişi ya da kurum "saygın"
duruma getirilmiştir. Kötülük perdelenmiştir.
Dahası, imal edilmiş "saygınlık"
size çekici bile gelebilir. Yılların gazetecisi Mete
Akyol'un medya kulelerinin birinin dibinde güvenlik
kartının geçersiz olması sonucu işten
atıldığını kapıdaki güvenlik görevlisinden
öğrenmesi, yıllar sonra Zeynep Oral'ın internet
üzerinden işsiz kaldığının farkına varması,
böylece bu gazetecilerin sinirlenecekleri kötülüğü
temsil eden aracı yüzlerden (yeni deneyimler, anılar
zincirinden) mahrum bırakılmaları, markalanmış
saygınlık ile aralarındaki yeni ilişkidir.
Hemen araya girip kafama hep takılan şu
ilişkiler-tepkiler zincirini sorgulamak isterim:
Cüzdanımızı kapıp kaçanın arkasından
gösterdiğimiz tepkiyi, ortak evimiz ülkemizin
cüzdanı olan kamu bütçesini (gerçekte herkese
yetecek kadar dolu hazineyi) soyanlara karşı niçin
göstermeyiz? Evimizdeki koltukların nereye
konacağına, akşam yemeğinde ne pişirileceğine,
mutfak için ayrılan paranın miktarına karışan
olası bir güce göstereceğimiz öfkeyi, yeryüzünün
işlerine karışan IMF ve onun ülkemizdeki işlerini
yoluna koyan TÜSİAD olunca umursamazlığın
açıklaması ne olabilir? Garsonun getirdiği hesabı,
aldanma endişesiyle didik didik eden sinirli yurttaşın
ülkenin bütçe hesapları karşısında aldatılmamaya
yönelik uyanıklığı; işi, otomobili, çocuğu,
yazlığı, mutfağı, sevgilisi, eşi, ev eşyaları ve
hobileriyle kurulan cici ilişkisi yanında neden
önemsizdir? Yoksa J. Baudrillard kökten haklı mı:
"... ama, artık tutkulu değiliz,
artık başkaldırmıyoruz sinirliyiz.. Sinirlenme,
büyük tutkuların yok olmasından geriye kalan bir deri
reaksiyonu, istenilmeyene, katlanılmaz gündelik
şeylere yöneltilen küçük tepki dalgasıdır."
(Kusursuz Cinayet, Ayrıntı)
Sıradan bir anı fotoğrafı bile geçmişi, bugünkü
deneyimlerimizle yeniden cesaretle ele almamızda bize
malzeme olur. Fotoğraf sayesinde temas kurduğumuz
geçmişteki kaygımız, yaşandığı zamankinden
farklı bir bilinçle yeni anlamlar kazanır, bizi
olgunlaştırır. Artık kaygı ile temas kurulmuş, iç
yolculuk boyunca hesaplaşma yapılmış, sinirliliğin
kesintisiz tedirginliği, anı fotoğraflarının
(tarihlendirilmiş görsel günlükler) teması
kolaylaştırmasıyla azalmıştır. Bize hep
yutturulduğu gibi geçmiş üst üste yığılmış,
birbirinden kopuk olaylardan oluşmamışsa eğer,
neden-sonuç bağlantısıyla sinirliliğimize değer
katıp başkaldırıya bile dönüştürülebiliriz onu.
Sinirlenme çoğunlukla benzerlerimizle olan
ilişkilerimizde tanımlandığına göre, bu
dönüşümden öncelikle yakın çevremiz huzur
duyacaktır kuşkusuz.
Temas kurmadan inadına kaçınmanın ya da teması
becerememenin sonuçlarından biri, bu yazının sonuyla
ilgili olabilecek yönü; arızalı okşanma gereksinmesi
ve korunma-savunma güdüsü ile, markalanıp
saygınlaştırılmış kötülük güçlerine yamanma;
ama öte yanda eşitleriyle arzu dolu didişme, girilen
ilişkileri işine geldiği gibi kopuk kopuk
algılamadır. O çok bilinen "böl ve
yönet"in tam zamanıdır, kendimizi bölüp
yöneterek güvenlikli alana, evimize, uzmanlığımıza,
ideallerimize sığınırız. Tarihten pek hoşlanmayan
postmodernizm, bölünüp gevşeme, saçmalama arzusunun
tekniği, bir çeşit sarhoşluk gereksinmesi gibidir
artık. Engeller karşısında insanın işler yolunda
maskesi takınma çabasında tarih içi bağlantılar
tedirgin edicidir. Anımsamamak istenir, ya da geçmişin
tedirgin etmeyen lezzetli yanı seçilip anımsanır.
Tartışmalarda daraldığımız zaman bir savunma
yöntemi olarak ötekine verdiğimiz "o başka, bu
başka", "beni bağlamaz, o onun sorunu"
biçimindeki tepkiler bağlantıları kopararak
sıkışıklıktan çıkma isteğini teşhir eder
aslında.
Doğrudan deneyimin yerini giderek gösteri ve araçları
almıştır bugün. İlişkide bulunanların arasındaki
uçsuz bucaksız tampon bölge, iletişim araçları ve
uzmanlarla doldurulmuştur. Yaşanan tecrit durumu ve
tüketilen nesnelerin kısalan ömürleri deneyim kazanma
olanaklarımı elimden aldığı gibi, anımsama
deneyimimi bile elimden alır; neyi, ne kadar, ne zaman
anımsayacağıma araçları yönetenler karar verir.
Yeni bir teknoloji ile tanışmamda beni ürkek yapan da
tam burası, bana kalan deneyimlerin yitirilmesi, el ile
beynim arasındaki ilişkinin niteliksizleşmesi,
duyularımın bütünlüğünün bozulması korkusudur.
Fotoğrafa yeni başlayanların bugün bile otomatik
ayardan çıkma isteği umutlandırıcı olsa da,
fotoğraf veya çamaşır makinasının bizi ne
yaptığı yeterince yazılmış, konuşulmuş değil.
Yukarıdaki bunca satırın ortaya çıkışı
biriktirilmiş sermayenin güvencesi silahla, kitabın
buluşturulduğu noktada tam yol seyreden
yazar-fotoğrafçı S.R. ve
benzerlerinin ilişkilerini anlama çabamdan
kaynakladığına göre, bu ilişkiyi biçimlendirmek
isterim:
|