Paralax Görsel Kültür Arşivi


Türk fotoğrafında kimlik kontrolu*
Orhan Cem Çetin

Bundan yaklaşık 20 yıl önce, ben henüz bir üniversite öğrencisiyken ülkenin önde gelen fotoğrafçılarından Gültekin Çizgen ağabeyimiz fotoğraf kulübünün davetlisi olarak okulumuza gelmiş, doğa fotoğraflarından oluşan ve matrak hikayelerle süslediği unutulmaz bir saydam gösterisi izletmişti bizlere. Gösteriden sonra başkalarıyla birlikte ben de kuyruğa girmiş, sıram gelince kendi çektiğim birkaç manasız fotoğrafı ustaya göstererek fikrini sormuştum. Şimdi o fotoğrafları hatırlayınca yüzüm kızarıyor, son derece kibar olan ustanın nezaket sınırlarını zorladığımı farkediyorum.

Ne var ki, 20 yıl sonra da olsa fotoğraflarımla sayın Çizgen'in sabrını taşırmayı başarmış bulunuyorum.

Efendim mesele şu: Gültekin Çizgen aynı zamanda oldukça hızlı ve bir o kadar da keskin bir kaleme sahiptir. Bugüne dek yazdığı sayısız makalede en çok üstünde durduğu iki konu, fotoğrafçının iki külahı (sanat ve meslek) ve Türkiye'nin fotografik topografyası, ya da Türk fotoğrafının kimlik sorunudur.

Gültekin Çizgen, Türk fotoğrafının kimlik sorunu bağlamında önceleri Şahin Kaygun, daha sonra Nazif Topçuoğlu ve şimdi de benim şahsımda, genel çizgi olan doğrudan fotoğrafın biraz olsun dışına çıkanlar hakkında çok ağır sözler söyleyerek bizleri adeta vatandaşlıktan çıkartmaktadır.

Gültekin Çizgen ustanın son kitabı "Fotoğraf 2000"de, geçtiğimiz yıl Kasım ayında İfsak İstanbul Fotoğraf Günleri kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Taksim Sanat Galerisi'nde açtığım ve 1995 yılından bu yana Hayalet Gemi dergisinde yayınlanan çalışmalarımdan oluşan Düşdeğirmeni başlıklı fotoğraf/metin sergisi hakkında, ağır bir eleştiri yazısı yer alıyor. Sergideki işlerden birini de -üstelik metinlerde "yanlışlıkla" değişiklik yaparak- kitaba alan Çizgen, özetle benim bir Batı hayranı olduğumu, Woody Allen hınzırlıkları ile göz boyadığımı, kullandığım biçimi Batı'dan kopya ettiğimi ve memleket meseleleriyle alakası olmayan içi boş işler ürettiğimi söylüyor.

Bir yandan da çok değer verdiği bana ve "saz arkadaşlarıma" kıyamadığından, yazısını bir nasihatle bitirerek bizleri alaturkalığa davet ediyor, gerçek potansiyelimizi ortaya koyabilmemiz için.

Derken, 1 Ağustos tarihli Cumhuriyet gazetesinde, yeni kitabı hakkında yapılan söyleşide Gültekin Çizgen bu kez de beni lokalleşebilmiş, bu topraklara özgü işler yapan neredeyse yegâne deneysel fotoğrafçı olarak örnek gösteriyor. 7 Ağustos tarihinde Radikal'de yer alan söyleşide ise beni yine reddedip, "tipik Batı'ya doğru koşanlardan" diyor. Şunun aslını bir anlasam diye kendisini aradığımda ise, telefonla yapılan söyleşilerin sağlıksızlığından dem vurarak, "Cumhuriyet'e öyle dediğimden emin değilim," diyor.

Böylece başa dönüyoruz. Yani ben ve saz arkadaşlarım, şu meşhur doğuya doğru giden gemide batıya doğru koşanlardanız. Kendimi Şahin Kaygun veya Nazif Topçuoğlu gibi müthiş isimlerle aynı kefeye koyma ve onların adına konuşma densizliğinden kaçınarak, kendi savunmamı yapmak ve Gültekin Çizgen ve saz arkadaşlarına şunları söylemek istiyorum:

>> Gültekin Çizgen ustaya daha önce izah etmeye çalıştığım ve edemediğim bir gerçek var. Ben oldukça geleneksel bir aileden geliyorum. Adımın "Orhan Cem" olması tesadüf değildir. Üsküdar'da büyüdüm, devlet okullarında okudum, bir defada 1 aydan fazla yurt dışında bulunmadım. Üstelik sanat eğitimi de almadım, kendimi yetiştirdim. Buna rağmen yaptıklarımda Batı etkileri görülüyorsa, ve bu bir suçsa, korkarım bunun suçlusu ben değilim. Bu ülkede, benim dünyaya gelmemden çok önce başlamış bulunan bir sürece göre çağdaşlaşmanın adı batılılaşma olarak konmuşsa, ve buna bağlı kültür sorunları yaşanıyorsa, lütfen üzümü değil bağcıyı dövelim.

>> Memleket meselelerine gelince; Gültekin ustanın kitabına hatalı olarak aldığı ve batan bir gemide konu mankeninin panik halinde can yeleğini giymeye çalıştığı "Can Yeleklerinin Kullanılışını Gösterir Tablo", İstanbulluların yıllardır bindiği şehir hatları vapurlarında bulunan, İngiliz malı can yelekleri ile birlikte duvarlara yerleştirilmiş talimatın bir parodisidir ve bu parodiyi akıl etmek için ille de Woody Allen olmak gerekmez. Bunu kimliğinde ay yıldız bulunan birisi de hiçbir etki altında kalmadan, özgür iradesiyle pekala düşünebilir. Aynı esprinin "Dövüş Kulübü" filminde uçakların güvenlik kartlarında kullanıldığını görmek ve bunu çok daha önce düşünmüş olmak beni açıkçası mutlu etmişti. Yoksa, filmde o sahneyi gördüğümde "Tüh be, tıpkı bir Amerikalı gibi mizah yapmışım," mı demeliydim? Serginin afişinde de yer alan duvara çakılan masa saati fotoğrafı, mecburi hizmet için Doğu Beyazıt'a giden bir pratisyen hekimin başından geçmiş gerçek bir olaydır. Son yıllarda benimle yapılan söyleşilerde ısrarla ve tüm samimiyetimle söylediğim gibi, kendi gündelik hayatından beslenen bir sanatçıyım ve evrensel olmaya çalışmanın bence ürünü zayıf düşürdüğünü, tam tersine yerel ve gündelik olmaya çalıştığımı, izleyicimle şimdi ve burada karşılaşmak istediğimi söylüyorum. Tüm işlerimde olay burada geçmektedir ve gerçektir. Gültekin Çizgen benim ne kadar yerel olduğumu göremiyorsa, korkarım bizim yerlerimiz farklıdır.

>> Gültekin Çizgen, kitabında Düşdeğirmeni serisi için "ben yaptım oldu" tabirini kullanmış. Söz konusu çalışmalar, iki ayda bir yayımlanan Hayalet Gemi dergisinde 5 yıldır tek bir sayı bile aksamadan yer aldı ve yer almaya devam ediyor, sergide kolayca görülebildiği gibi evrim geçiriyor. Gültekin ağabey bu tabiri kullanarak, beni bir tarafa bırakın, derginin oldukça aklı başında insanlardan oluşan yayın kurulunu, binlerce sadık okuyucusunu, dergiyi satın alacak parası olmadığı için gazetecilerde çaktırmadan sadece benim sayfalarıma bakıp tekrar yerine bırakan çok sayıda genci ve sergiyi İstanbul ve Ankara'da gezen beşbinin üzerindeki izleyiciyi ve sergiden işler satın alıp gözlerinin önünden ayırmamak için oturma odalarına asan insanları acaba ne yerine koyuyor? Belli ki deliler gibi Batı'ya doğru koşarken yalnız değilim. Bari geminin dengesini bozmasak.

>> Bu sayfada daha önce yer alan söyleşide Gültekin Çizgen sözlerini şöyle bitiriyor: "(cem) geleneksel birikimin neresinde, bunu kendi kendisine sorması gerekiyor. Yani yaptığı işle ilgili bir kuramsal açıklaması olması lazım." Kuramsal açıklamalar yapmak sanatçıların değil kuramcıların işidir. Hele benim gibi bir çoban ressamın işi hiç değildir. Bugüne dek yaptığım tüm sanatlı işlerde yeteri kadar açıklamayı işin bir parçası, gerekçesi halinde baştan izleyiciye sunarak daha sonra ağzımı fazla açmamaya özen gösterdim. Ancak, şimdi olduğu gibi, ara sıra haksızlığa uğradığımı hissettiğimde zaruretten dolayı bu kuralı bozabiliyorum. Şu kadarını daha söylemek istiyorum: Müthiş bir sanatçı olmayabilirim. Zaten değilim de. Yine de beni izleyenler, işlerimden etkilenenler ve çizgimi korumamı arzu edenler var. Ve onlar biliyorlar ki benim en büyük sermayem samimiyetim, kişiselliğimdir. Ne Gültekin Çizgen'in, ne de bir başkasının reçetesine göre iş yapmayacağıma burada bir kez daha ant içiyorum. Kaldı ki, Çizgen'in kitaplarını dikkatle okuduktan sonra reçetesinin ne olduğunu da hala anlayabilmiş değilim. Anlayana da rastlamadım. Zira Gültekin Çizgen usta, geleneksel "ne yapılacağını değil, ne yapılmayacağını söyleme" birikiminin temsilcisi. Allahtan öyle. Günün birinde ustanın beğendiği işler yaparsam, bunu kendiliğimden yapmış olmakla övünebileceğim.

>> Son bir soru: Bu ülkenin fotoğrafçıları kendiliğinden oluşmayan bir ulusal kimliği zorla oluşturma misyonu içinde kendi kişisel tarzlarını kaybetmez, bir üniformanın içine girmezler mi? Ne? Bu zaten oldu mu? Eyvaaah!

11.08.2000

* Yukarıdaki yazı, Gültekin Çizgen'in Fotoğraf 2000 başlıklı kitabında yer alan, Orhan Cem Çetin'in Düşdeğirmeni sergisi hakkındaki eleştiri yazısına ve daha sonra kitapla ilgili olarak kendisiyle yapılan söyleşilerde OCÇ hakkında söylediklerine (Cumhuriyet / 1 Ağustos 2000, Radikal / 7 Ağustos 2000) yanıt niteliğindedir. Bu yazının kısa versiyonu, 15 Ağustos 2000 tarihli Radikal gazetesinde yer almıştır.


| Orhan Cem Çetin'e Mektup | Paralax'a Mektup | Bilgi ve Abonelik Koşulları |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |