Paralax Görsel Kültür Arşıvı


  Üç Nargile
Sami Aksoğan



İstanbul Saydam Günleri organizasyonu bu yıl beş fotoğrafçıdan "Nargile" teması üstüne birer saydam gösterisi hazırlamalarını istemişti. Onlar da sağolsunlar hazırlamışlar. İzleyici de bunları toplu halde seyretti. Ertesi gün gri ve yağmurlu bir gündü. Üstelik devletimiz vatandaşlarını sayıyordu. Yani derin bir rehavete teslim olmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Sonraki günler ise çok fenaydı. Sürekli yağmurlar yağdı. Tanrım ne kadar da çok işimiz vardı. Çalışmak ve unutmak ile geçti günlerimiz.

Böyle yoğun programlı organizasyonların arkasından gelen sessizlik sürecine dayanamadığımdan İstanbul Saydam Günleri'nin önemli bulduğum "Nargile" bölümünde seyretme şansı elde ettiğim gösteriler üzerine yazmaya karar verdim. Bu gösterilere ilişikin düşüncelerimi sadece gösteri sahipleri ve üç beş arkadaşımla paylaşabilirdim kuşkusuz. Hatta böylece haddimi de bilmiş olurdum. Fakat bu "haddini bilme" durumundan sıkılarak kafamda oluşanları yeni etkileşimlere açmak istedim. Tabii kabul görür bir yerde yayınlanır ve de okuyan olursa.

Çağrılı isimlerin bir tema etrafında işler üretmeleri oldukça yaygın bir sanatsal etkinlik biçimi. Dünyanın her tarafında bu şekilde bienaller düzenleniyor. Küçük galeriler de artık bu tarz çalışmalara sıkça yer vermeye başladılar. Çağımız sanatında "düşünce" öne çıkıyor artık. Bunun sonucu disiplinler arasındaki sınırlar keskinliğini kaybediyor ve giderek "disiplinlerarasılık" durumu ortaya çıkıyor. Artık farklı alanlarda çalışan sanatçılar "fikir" çevresinde bir araya geliyorlar.

"Nargile"de bu eğilimi çağrıştıran bir proje. Farklı birikimlere sahip fotoğrafçıların tek bir temayı algılama ve yorumlayışlarındaki değişikliği görmenin herkes için ilginç bir deneyim oluşturduğunu düşünüyorum. Bildiğim kadarıyla Saydam Günleri organizatörleri bu tarz birşeyi önceki yıllarda da planlıyorlardı. Fakat bu yıl gerçekleşebildi. Devamında kuşkusuz yarar var. Buradan şaşırtıcı işler çıkabilir.

"Nargile" temalı beş gösteriden üçünü izleme şansına sahip oldum. İlki Hatice Tuncer'e aitti. Tuncer'in gösterisi alışageldiğimiz, hiç yadırgamayacağımız bir fotoğraf tarzının temsilcisiydi. Klasik ve dikkatli bir yerleştirme, temizlenmiş arka planlar. Bir üç boyutluluk duygusu içerisinde anlatım genellikle ön planlara yüklenmiş. Bu biraz tekdüzelik yaratıyor gibi. Fakat zaman zaman net ön, flu arka plandan tersine çok başarılı geçişlerle hareket yaratarak bu tekdüzelik kırılmaya çalışılmış. Nargile imalathanelerinden nargile içilen mekanlara uzanan belgesel bir kurgu izlendiği söylenebilir ama fotoğraflar belgeden çok duygu yüklü estetik formlara dönüşmüş haldeler.

Dikkatimi çeken bir nokta bu gösterinin "Nargile" üstüne bir çalışma olmasına karşın, insan öğesinin belirgin biçimde öne çıkışı. Bunun biraz mesleki formasyondan ama çokça da insana duyulan derin yakınlıktan kaynaklanan kendiliğinden bir tavır olduğunu düşünüyorum. Özellikle nargilenin marpucunu göğsü ve çaprazlanmış kolları arasında sıkıştırarak tüttüren adamın fotoğrafında olduğu gibi pek çok figür adeta nargileciler dünyasının mitolojik kişilikleri olarak karşımızda durmaktalar. Hatice Tuncer böylece insan olmadan nesnenin anlamsızlaşacağına dair bir hatırlatmada bulunmak istiyor sanki.

Fotoğraflardaki bütün insanlar fotoğrafçının farkındalar. Fakat nargilenin ve mekanın doğal dinginliği içinde bundan hiç tedirgin olmamış gibiler.

Normalde pek itibar etmeyeceğimiz bazı az pozlanmış görüntüler kanımca bilinçli olarak seçilmiş. Detayların kaybolduğu bir karanlığın içerisinden ayrıştırılabilen sadece insan ve nargile. Böylelikle bu ikisi arasındaki ilişki herşeyden izole edilerek adeta yorgun ruhların arındıkları bir ayin havası yaratılmış.

Bu çalışmasıyla Hatice Tuncer bize bir hikaye aktarmıyor. Böyle bir çabası da yok zaten. Bir "nargile belgeseli" olarak nitelemek de zor. Bence insan ile nesne arasındaki özel bir ilişkiye dair başarılı bir güzelleme.

Nargile "şark"ı tanımlayan sembolik bir nesne. Arto Muhtaryan da bir Arap ülkesinin görüntüleriyle (Ürdün ve Petra antik kenti gibi geldi bana) başlıyor Nargile'sine. Biraz gizemli ama daha çok da turistik gece görüntüleriyle bir kentin atmosferini tanıyoruz önce. Görüntüler bizi yavaş yavaş renkli floresan ışıklardan mamul bir nargile tasvirine doğru götürüyor. Kahvemsi bir mekanın girişindeki bu kiç nesneyle nargileye merhaba diyoruz. Bu tasvir yüzyıllara dayanan tüm geleneklerin günümüz modern yaşamı içindeki eğreti duruşlarının sembolü gibi çıkıyor karşımıza.

Mekanın içindeki yaşama ait görüntüler bize pek birşey söylemiyorlar. Fakat değişik ışıklandırmalardan ve hareketten kaynaklanan esrarlı bir atmosferi sezmek mümkün. Arto Muhtaryan gösterisinde nargileyle ilgili yazılı dökümanter bilgilerin yanısıra son derece nesnel bir tavırla çekilmiş ansiklopedik nargile fotoğraflarına da yer veriyor. Muhtaryan, nargile için yola çıkıp insana varan Hatice Tuncer'den belirgin biçimde farklı olarak nargilenin etrafında dönüyor. Ama yine de zaman zaman yoldan çıkıp nesnenin insan ve mekanla ilişkisi üstüne arayışını sürdürüyor. Bunun örneklerini nargile içen halayık kılığındaki mankenlerin fotoğraflarında ve hamam, saray gibi mekanlarda nargile içen kadın gravürlerinde görüyoruz. Bu görüntülerle nargileye bir cinsel fetiş kimliği yükleniyor. Kırmızı boyalı dudaklar ve nargile ağızlığı ilişkisi üzerine yapılan yakın plan erotik çeşitlemeler Freud'cu bir yaklaşımla nargileyi oral dönem takıntılarıyla ilişkilendirilen bir haz nesnesi olarak algılamamıza neden oluyor.

Gösteri genel olarak belgesele ait karakteristik öğeler ve bunun aksine öznel derin tahliller arasında gidip geliyor. Zengin düşgücünün ürünü olan gerçeküstü fotoğraf tasarımlarıyla tanıdığımız Arto Muhtaryan adeta "İşte bu nesnel dünyanın nargilesi, bu da benim nargilem," diyerek iki farklı algılamayı bir yapı içinde sunuyor. Böylece aradaki fark çarpıcı biçimde sergileniyor. Fakat kanımca bu hem avantaj hem de dezavantaj teşkil edebilecek iki kutuplu bir durum. Hangisin öne çıkacağı ise seyirciye kalıyor.

İzlediğim son gösteri diğer ikisinden çok farklı bir yapıya sahip olan Emin Altan'ın Narcissus http:// www.nargile isimli çalışması. Bunun için bir imgeleme demek daha doğru sanırım. Anlatım bütünüyle imgeler üzerine kurulmuş. Gördüğümüz hiçbir şey kendisini ifade etmiyor. Her görüntü metaforik bir anlamla şifrelenmiş adeta. Acaba tünel neyi simgeliyor ? (Değişim, arayış, belirsizlik, yitiş......?) Çıplak kadın? (Ana rahmine dönüş, saflık, üreme....?) Peki nur yüzlü dede; erdem ya da bilinçaltımızın bastırılmış sesimi?

Çöle dönüşmüş bir coğrafyada çıplak bir kadın. Uzaklarda hayaletler gibi duran fabrika siluetleri. Kuru bir dala asılı saat. Duyguya ait herşeyin yok olduğu mekanik ve kirli bir dünyada bozulmamışlığın son kalesi gibi direniyor kadın. Saat acaba kimin lehine işliyor? Kadın dev bir fabrika borusuna bakıyor. Boru doymaksızın kurban arayan bir canavarın yemek borusu gibi adeta. Kadın eski çağlarda olduğu gibi çırılçıplak tüm saflığıyla kurban olmaya gidiyor. Onunla beraber "insanoğlunun erdemleri" hanesine yazılı herşey kurbandır artık. Ruhumuzdur teknolojiye yem olan.

Emin Altan yarattığı gerçeküstü dünyada kaybolmamamız için bir ipucu bırakıyor. Tüm gösteri boyunca yaptığının tam aksine çok net biçimde "....genç adam sanal alemde geçmişini arar. Zamansız, mekansız bir tükenmişliğin içinde bulur kendini." diyerek izleyiciye hangi bağlamdan bakacağının işaretini veriyor. Bu noktada bir anlaşılmama kaygısı seziliyor. Buna da hak vermek mümkün. Çünkü Emin Altan ilk bakışta tüm görüntülerin kendisine ait anlaşılmaz bir içsel alemin dışavurumu olarak algılanacağı ve her izleyenin farklı bir okuma yapacağını düşünüyor. Oysa ki yüzyılımızın özellikle son çeyreğinde ivme kazanan siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmeleri birazcık tahlil edebilmek, belli kuşakların bundan nasıl etkilendiklerini bilmek ortak bakış açısını yakalamak için yeterli. İnsanoğlunun geçmişiyle kuracağı tüm akılcı bağların koparıldığı, kişiliksiz tek tip bir organizma haline sokulduğu, metanın yüceltilip kutsandığı bu süreçten "kaygı" duyan her "birey" in anlayacağı şeyler söylüyor aslında Emin Altan. Bunu yaparken hayal gücünün ürünü imgeleri bol bol kullanıyor ve anlaşılması zor bir dil çatısı altında biraraya getirerek izleyiciyi çözümleme konusunda zorluyor. Ama yine de tüm bunları hangi nedenle yaptığını açıklayan metinlere gerek olduğunu düşünmüyorum.

"Genç adam" bu kirli dünyadan çekip gidiyor. Denize doğru yürürken ayağına zincirle bağlı gülleyi (dünya nimetleri) de kumsalda bırakıyor. Melankolik bir intihar mı, yoksa rüfailere karışma durumu mu bilemeyiz ama bu gidişle dünya daha da kirleniyor.
Nargile mi? O da geçmişle kurulan dumanlı bir haberleşmenin metaforu olmaktan öteye gitmiyor. Belki işin özü de burada.
.
Kasım 2000


| Paralax'a Mektup | Bılgı ve Abonelık |

| Paralax Ana Sayfa | Hezarfen Fotografya Ana Sayfa |